12 Aralık 2014 Cuma

Boşluk Üzerine...

Bir saat sonra yola çıkıyorum, pilot bir saçmalık yapmazsa gece İstanbul'a varırım, ardından bir hafta İstanbul. 

Fert bazında nevrotik hallerin iyi bir şey olduğuna inanmışımdır, ama milletçe yaşanan nevrozun umûmi delilik göstergesi olduğu muhakkak. Futbolu kaos, siyaseti dönek, ahlakı pragmatik bir ülkede yaşamayı sürdürüp de şehrime dönmek beni mutlu mu edecek sanki... Aynı şeyler, bitmeyen kaygılar, Godot kapıyı çalsın diye beklemeler. 

Tek heyecanım, uçakta gene sağ kulağımın kendi lisanında basınçtan şikayet ederek benimle kuracağı iletişimde ıstırap yaşatıp yaşatmayacağı şu an. 

Zaten pek depresif bir adamın bir tatlı kaşığı yaşam zevkini de böyle tüketmeseler keşke.










3 Aralık 2014 Çarşamba

Boş İşler Üzerine...



·         Ne zaman bir kitapçıya girip yeni çıkanlar bölümüne bakınacak olsam, gözüme çarpmasını hasretle beklediğim yazarlar biri Patrick Süskind olmuştur; artık bir kitap yazsın da okusam diye sabırsızca beklediğim. Nihayet geçenlerde “Aşk ve Ölüm Üzerine”isimli bir kitabı Türkçeye çevrildi, yayınlandı. Deneme tarzında kaleme alınmış, biraz şebek, biraz otoriter abi üslubuna sahip kısacık ama keyifli bir eser; sanki ağır kitaplarını bildiğiniz bir yazarın günlük sohbetlerini okuyormuşsunuz hissini verircesine doğal. Benim için sürpriz kitabı raflarda görmekle de kalmadı, sayfalardan birinde yazarın yaptığı yorumlardan birinin bende yarattığı çağrışım üzerine o satırların altını çizip sayfa kenarına not düştüm, ‘Aries’in dediklerini hatırlatıyor’ diye. Okumaya devam edip yaprağı çevirdim, karşıma çıkan paragrafta Süskind, Philippe Aries’in dilimize çevrilmiş ve benim de okuyabildiğim tek kitabı olan “Batılının ÖlümKarşısında Tavırları” isimli eserini zikredip bir değerlendirmesini o kitabı referans göstererek destekliyordu. O an ne kadar salakça bir neşe ve vecd hali yaşadığımı anlatamam; Aries’in sözü edilen kitabını neredeyse yirmi sene evvel okumuştum, o kadar etkilemişti ki beni daha sonra defalarca gözden geçirdim, öyle ki mezarıma konmasını isteyeceğim birkaç kitaptan biridir o. (Münker ile Nekir ‘gençliğini nasıl geçirdin?’ diye sorduğunda ‘cevabı biliyorsunuz, porno izleyerek ama arada böyle güzel kitaplar da okuduğum vakidir’ diye cevap vermek için. Tanrı hepimizi kabir azabından korusun.) Bu blogta birkaç vesileyle değindiğim (e.g.) Aries’in mezkûr kitabı hakkında hep ‘böyle inanılmaz bir kitaptan insanlar nasıl habersiz olabilir? Kimse bilmiyor lan’ diye şaşırırdım, meğer Süskind okumuş. İşe bak, sen Süskind’in bir kitabı çıksın diye senelerce bekle, o kitap çıkınca da sayfaları arasında Philippe Aries referansı gör. ‘İnsan hayret ediyor’ demeyeceğim, onun yerine hadis olduğu rivayet edilen ‘Allahım, hayretimi arttır’ sözünün ne kadar yerinde bir dilek olduğunu vurgulamayı tercih ederim. Daha çok hayret etmek istiyorum Allahım!



·         Herkes gibi benim de kendime göre film zevkim var; geçen gün izlediğim Locke sayesinde –bir noktayı fark etmekte geç kalmış olabilirim elbette- anladım ki tiyatro eserlerinin sinema adaptasyonları ya da teatral bir dili, atmosferi olan sinema filmlerine karşı ciddi bir beğenim, hatta hayranlığım söz konusu. Locke’u izlerken duyduğum zevki birden iki üç sene önce seyrettiğim bir başka filmde, Buried’te duyumsadığımı hissettim; içimden o filmin Buried ile kardeş ya da amcaoğlu olduğunu düşündüm; babaları da I Stand Alone olsa gerekti. Üvey baba olması daha muhtemel. Bu ve başkaları, mesela Rashomonya da Dogville, sinemanın tiyatronun yaşam alanını işgal edip kendine yeni ve münbit bir dünya yarattığı filmler. Bu tür psikolojik gerilimlere aşığım ben.





·         Dört kişisiniz. Sizi birbirinizle tanıştırmak gibi bir saçmalık yapmayacağım ama aranızda akademisyen, sanatçı, entelektüel kişiliğe sahip nadide insanlar var. Bir ricam olacak: İnternetten bulamadım ve acı çekiyorum; bana Cogito dergisinin yaz 2004 tarihli40. Sayısı lazım. Sizlerden başka kimsem yok, İstanbul’da yaşama ayrıcalığına sahip siz değerli okuyucularım bana yardımcı olabilir mi acaba?



116 Mayıs 2015 tarihli edit: Yurdum insanı Aries'i keşfediyor! İçimde hoş bir duygu...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Kanun Tasarısı Üzerine...



Çalıştığım kurumda yapısal değişikler gündemde. Tüm teşkilat kanunu değişecek gibi görünüyor, ilgili tasarı Meclis’e sunuldu bile. Neredeyse her gün gazetelerde ben ve denklerim hakkında ne olacağı, ne şekilde bir düzenleme planlandığına dair haberler çıkmakta; yasa tasarısını birkaç defa dikkatli bir şekilde okudum, zaten hiç ilgilenmeyip okumamış olsam da iş yerimde bu konu üzerinde sürekli konuşulduğu için meselenin detaylarına vakıf olmam garipsenemez. Hükümet yerleşik uygulamaları, usûlü, kısaca hayatın doğal akışını değiştirmeye kararlı bu tasarıyla. Yasamayı yapan ve yürütmeyi kontrol eden Hükümet olduğuna göre, güneşi batıdan doğdurup doğudan batırmaya da kudretleri yeter değil mi? İtiraz mimiğiyle yüzünüzü asmayın, güneşe söz geçiremezler elbette ama pusulaya söz geçirebilirler pekâlâ: Meclis’ten çıkacak bir kanun, pusula üzerindeki doğu yönü hakkında bu yasa resmi gazetede yayınlandıktan sonra yürürlüğe girer değinisiyle “Batı”, batı yönünün de “Doğu” olacağı şekilde bir düzenleme yapamaz mı? Böylece güneş batıdan doğar, doğudan batar bu ülkede. Alaycı gülümsemenize karşı derim ki, nice olmazlar oldu, nice imkânsızlar mümkün kılındı, az zamanda çok büyük işler başarıldı, bir pusula üzerindeki D(oğu) ve B(atı) harflerine mi söz geçirilemeyecek yani? Demokrasi böyle bir şey. Söz gelimi, Thukydides Atina Meclisi’nce MÖ 415 senesinde alınan “Sicilya Seferi”ne değinirken ‘adanın büyüklüğü ya da adada yaşayanların sayısı’ hakkında hiçbir şey bilinmeden bu sefere karar verildiğini, bu absürd teklife karşı tek bir karşı oyun çıkmaması ile dalga geçer. Dolayısı ile demokrasilerde her şey olanaklı: Hayal edilemeyecek bir durum, demokratik makyaj altında somutlaşıp hayat bulabilir. İşte bu bağlamda yukarıda sözünü ettiğim gibi çalıştığım kurumun tüm yapılanmasını ve hiyerarşik düzenini tepeden tırnağa dizayn edecek kanun tasarına dönebilirim; tasarıda yer alan ve kısa zaman içinde Meclis’e sunulacağı –ve elbette onaylanarak pratiğe geçeceği- bilinen yeni teklife göre, üç ay sonra emekli edilebilirim ben. Emekli. 41 yaşında Ziraat Bankası önünde emekli maaş kuyruğuna girecek olduğumu düşünmek çok değişik bir psikoloji. Yanlış anlaşılmasın, kendi aleyhime – emekli edileceğime dair bir duyum almış değilim, ama dedim ya, şu sıralar benim pozisyonumda ve hiyerarşik konumumda olan herkesin günde altı saat konuştuğu yegâne mesele bu. Görünen o ki, rütbe, kıdem, branş gibi tüm yerleşik teamüller çöpe atılıyor ve yerlerine neye göre, kime göre sorularının akla geleceği liyakat sistemi yerleştiriyor. Birileri bir makama layık olduğumu düşünürse beni o pozisyona getirecekler, o birileri ‘bu herif bizden değil’ ya da  ‘bizim işimize yaramaz’ diyecek olursa emekli ediliyorum. 

41 yaşında emekli olma düşüncesi ne garipmiş ya.

İşin keyifli kısmına geleyim: Mesleğimden nefret ediyorum. Hiç sevemedim. Bunun yanında şark hizmeti için tayin edildiğim bu Allahın belası Erzurum’da beş sene geçirme düşüncesi hayatımı zehrediyor. Yani emekli olmak, aslında bana Allahın lütfedeceği en büyük nimetlerin başında gelmekte; insan doğasına aykırı bu meslekten kurtulurum, kendi doğama aykırı bu şehirden kurtulurum böylece. Maaşımda bir azalma olacağı muhakkak, onu da on sene kadar evvel yeşil gözlü dolgun dudaklı bir hatunun mesleğimi öğrendiğinde tiksinti dolu bir yüz ifadesiyle gösterdiği “Sirkeci’de seyyar limon satsan daha iyiydi” tepkisiyle mutabık bir şekilde ufak tefek işler yapıp kazanacağım üç beş kuruş ile cüzdanımda oluşacak açığı kapatabilirim. Bu konu şu an için en belirsiz nokta, ufak tefek işler derken ne demek istiyorum onu bile bilmiyorum valla. Bu yaştan sonra benden Office boy da olmaz. En iyisi emekli edilmeyi beklemek.





Peki ama ya emekli etmezlerse beni? O takdirde “liyakat” sahibi bir devlet memuru olduğum tescillenecek ve benimle eşdeğer olan başkaları emekli edilip önüm açılınca ben de ikbal basamaklarını ikişer üçer zıplayacağım, yani mevcut durumdaki rütbe/terfi sistemine göre çok uzun yıllar sonra gelebileceğim pozisyonlara neredeyse o sürenin yarısı kadar bir zaman zarfında ulaşabilmemin yolu açılacak. 



Bana ne olacak peki? 41 yaşında emeklilik? 


Çok eğlenceli bir hayatım var lan.

25 Kasım 2014 Salı

Cengiz ve Sonrası Üzerine...



Dört gün Ankara, sonrasında dört gün İstanbul derken Pazar gecesi döndüm Erzurum’a. Ankara’ya katılmayı hiç istemediğim bir çalıştaya ayaklarımı sürüyerek gitmiştim; nefret ettiğim protokol havasından ne kadar uzak durmaya gayret etsem de kaçınmak bazen mümkün olamıyor. Kelimelik ya da candy crush oynayarak ancak katlanılabilir hale gelen sıkıcı toplantıları bir kenara koyarsam, bu gibi organizasyonların kendi adıma tek hoş tarafı uzun zamandır görmediğim insanlarla tekrar bir araya zemini yaratması diyebilirim. Gene öyle oldu, İzmir’den, Adana’dan, Diyarbakır’dan sevdiğim temsilciler çalıştaya katılınca her fırsatta kendiliğinden gırgır şamata ortamının oluşması neşemi yerine getirdi. Ne var ki hiç biri, hiç kimse, senelerdir görmediğim, birkaç ayda bir telefonda konuşmakla yetinmek durumunda kaldığım çok eski bir dostuma, Cengiz’e üç günlüğüne dahi olsa kavuşmanın mutluluğunu yaşatmadı bana. Toplantıların bitmesini zor bekledik, gece yarılarına kadar konuştuk, dertleştik, paylaştık. Anlattık, yorumladık, itiraz ettik, hatta tatlı tatlı tartıştık bile. Yan yana gelmediğimiz onca sene boyunca değişik bir yönde geliştirmiş kendisini, hayran kaldım dersem abartıyor sayılmam- tümüyle imrendirici bir birikime sahip olmuş: İlgisiz alakasız bir konu başlığını konuşurken ansızın Kuran’ı, İncil’i, hatta Ahd-i Atik’i ezberlemişçesine (benden bile iyi bir şekilde) cümle cümle alıntı yapabiliyor, üstelik bu alıntıları çapraz şekilde eşleştirebilmekte. O’na kıyasla felsefî eserleri daha fazla okumuş ve bunun yanı sıra materyalist tarih anlayışına yatkın biri olarak ileri sürdüğüm argümanlarla destekli her gece saatlerce gevezelik ettik, öyle ki vakit ilerlediğinde uykusu gelen diğerinin sitemime maruz kaldı her defasında. Son derece değişik, bunun yanısıra çok özel biri Cengiz. Bu blogta ondan iki kere bahsetmiştim; biri yıllar evvel aramızda geçen şu diyaloğa dair yazdıklarım, diğeri de o vakitler bloğumu takip ettiğinden bir konu hakkındaki tartışmamızda kendisine yönelik alıntıladığım bu iktibas. Tam bir “iyi insan”, fazlasıyla iyi, mükemmel denilebilecek kadar. Kalbi temiz, kendisine kötülük yapanlara karşı kin tutmayan, hırslardan arınmış, iç huzura sahip biri. Üstelik sıkıcı da değil. Konuşmayı sever, Susan Sontag’ın kendisini anlatırken ifade ettiği “yaratıcı diyaloglar şeklindeki sohbetlere bağımlıyım” sözlerine uyum gösterir bir tarzda, konuşarak düşünüyor sanki. Boş da konuşmuyor. Kendi adıma öyle olmadığımı biliyorum, yazarak düşünenlerdenim ben, üstelik ruh dünyası arızalanınca daha iyi düşünebilen tiplerden. 

Cengiz’e bunca zaman sonra birkaç günlüğüne de olsa kavuşmanın mutluluğunu anlatıyorum, bununla birlikte O’nun bana kavuşmuş olmaktan ötürü gösterdiği coşku ve heyecanın çok azını hissettiğimin de farkına vardım bu beraberlikte. (Neredeyse on dakikada bir öpecekti adam beni.) Bu yanıltıcı bir yaklaşım da olabilir belki, ama abartılı jestler, ifadeler (riyakârlıktan ve sahte gösterilerden söz etmiyorum tabi) güçlü duyguların dışavurumu olabilir ancak. Ankara’dan İstanbul’a geçerken yol boyunca aklımda bu vardı hep: Duygularını pek fazla dışa vurmayan biri olduğumu çok duydum bu yaşıma dek; fakat aslına bakılırsa o kadar “duygulu” bir insan da değilim sanırım. Karşımdaki insanın mutluluğuna, hüznüne, kızgınlığına, acısına –o kişiyi sevip sevmemekle ilgisi yok bu durumun- ortak olamıyorum. Bunu istemediğimden değil de, yapamadığımdan, sanki (hatta) yapmak istemediğimden, içimden de gelmediğinden. Ürkütücü bir şeyden bahsediyorum değil mi? Nasıl davranmam gerektiğini aklım söylüyor. Cool olmaktan ziyade kasvet doğuran bir duygu yoksunluğu denilebilir bu duruma. Gene lafı Baudrillard’a ve O’nun simulasyon teorisine getirecek gibiyim ama hayır, dört değerli okuyucuma bu ıstırabı yaşatmaya niyetim yok. Sadece insanların benimle duygusal paylaşımlarına verdiğim karşılığın Truman Burbank’ın yalan dünyasını çevreleyen soğuk duvarları keşfettiğinde duyumsadığı tekinsiz bir yabancılıktan farkı olmadığını idrak ettim İstanbul yolunda. Bunu fark etmek hoş değil, gerçekten. Vicdansız biri değilim, bunu çok iyi biliyorum, ama duygusal bir sağırlığım var sanki. Muhatabımın duygusu bana ulaşmıyor, bu nedenle rafine edip yansıtamıyorum özetle. “Nasıl” davranmam gerektiğini akıl ettiğim için “öyle” davranıyorum o kadar. Ex-Hatun’la “yapamadığım için” ayrıldığımı söylerken de, galiba yapamadığım buydu. Bir noktadan sonra yapamamaya başladım, aciz kaldım ve bu dayanılmaz bir hal alınca kaçmaktan başka yol kalmamıştı önümde.  

Bu karanlık düşünceler içerisinde İstanbul’a ayak basınca, şehrime dönmüş olmanın bana vermesini umduğum mutluluğu da yaşayamadım haliyle. Biri haricinde hiçbir dostuma haber vermedim, görüşmedim orada olduğum müddetçe. Erzurum’a, evime dönmek ise bana öyle sinir bozucu bir keyif verdi ki, o konuya değinmek bile istemiyorum. Evim, Şehrimde değil. Bu da benim saçma salak trajedim olsun.