27 Temmuz 2014 Pazar

Son Aşkımın Takdîmi ya da Zevk Kardeşliği Üzerine...




Kagney Linn Karter’ın IMDB sitesinde yer alan biyografisi, şu cümleyle başlıyor:

“Buxom and gorgeous blonde bombshell Kagney Linn Karter was born on March 28, 1987 in Harris County, Texas.”

Meali, “Etine dolgun muhteşem sarışın bomba Kagney Linn Karter 28 Mart 1987’de Teksas’ın Harris şehrinde dünyaya geldi.”

 
Canikom, bu blog kamuya açık olmasa, aslında senin ne fotoğraflarını koyardım buraya...


Bugüne dek bir IMDB biyografisinde böylesine subjektif ifadelere rastlamadım ben. Ne yalan söyleyeyim, mest oldum okuyunca. 
Hem yalan değil, mal meydanda:)  Ne kadın ama!

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Erzurum: Başlangıç Üzerine...



İçimde tuhaf bir kasvet duygusu var. Tayinimin çıktığı Erzurum’da geçirdiğim beş günün ardından izne ayrılıp İstanbul’a geri döndüm, hiçbir neşe ya da heyecan duymayarak. Beş günün ardından evime geldiğim dün gece yatağıma uzandığımda hissettiğim rahatsız edici yabancılık duygusunu tarif etmem zor. Bir tür haymatlos psikolojisi bu; Erzurum’a ait değilim ve asla olamam, İstanbul ise artık benim değil. Doğunun Paris’i dedikleri şehrin Batı’nın Bağcılar’ından farksız olduğunu idrak etmekle ilgisi yok bu durumun, Ankara’ya taşınmam gerekse gene benzer duygular içinde olacaktım şüphesiz. Çok daha genç yaşta yurt dışına çalışmaya gidip bir sene kaldığımda böyle hissetmemiştim söz gelimi, İstanbul o dönem benim için ‘ev’ demekti ve eve dönme coşkusu hep içimde yanıyordu, minimum beş senemi geçireceğim öngörülen Erzurum’da geçirdiğim beş günde ise, ‘ev’im yokmuş gibi, sanki İstanbul’a bir takım işlerini halletmeye giden biri olduğumu duyumsadım. Memleketime geri dönmenin benim için keyif verici olmasını beklemek yanlışmış demek. Benimle görüşmek ve ilk intibalarımı öğrenmek için ısrarla arayan dostlarımla görüşmenin bana sevinç vermesi gerekmez miydi? Hâlbuki arkadaşlarım dâhil tümünden uzaklaştığımı hissediyorum şimdi. İki hafta İstanbul’da kalacağım ve bu süreyi nasıl geçireceğimi gerçekten bilmiyorum. “Zevkin sona ereceğini bilmek, o zevkten haz almayı imkânsızlaştırır” argümanını öne süren varoluşçu felsefe yaklaşımı mı beni zehirleyen, bundan da emin değilim. Gitmeyi ben istedim çünkü. Hep istedim. Neden? Bilmiyorum, sadece gitmek için. Nereye? Herhangi bir yere. Nereden? Kendimden. Tabii bu da saçma, “Where do I take this pain of mine, I run, but it stays right by my side” diyen arkadaşlar gibi, ben nereye gidecek olsam, o da –her ne ise-  peşimden gelecek. Çalıştığım kurumun içinde bulunduğu olağanüstü/olağandışı dönem ve şartları göz önünde bulundurarak tayinimi bu sene de yapmayacaklardı, fakat öyle ısrar ettim ve kişisel bağlantılarımla baskı kurup koca amcaların kafalarını ütüleyip onları hayattan bezdirdim ki, bana hiç olmadığı kadar ihtiyaçları olsa da mecbur kaldılar göndermeye. Nisan ayıydı, karar verme pozisyonunda olan esas amca bilmem kaçıncı kez beni karşısına alıp “deli misin sen? Sen İstanbul’un yerlisisin, dedenin annesi bile burada doğmuş, memleketin burası, evin var, çevren, doğal ortamın burası. Ailenin yaşı ilerledi, onların yanında olman lazım. Biz de kalmanı istiyoruz, Ankara’ya yazar, senin kalmanı sağlarız. Gitme, sana vefa borcum var, seni kırmayacağım gitmek istersen ama gitmeni senin için de kendim içim de istemiyorum” dediğinde bir an duraksayıp ona bakmış, “ben dünyanın en iyi kadınını, en harika sevgilisini bile bırakmış adamım, artık yapamadığımı, boğulduğumu hissettiğim için. Sözünü ettiğiniz herşey doğru, itirazım yok. Ama gitmem lazım, boğuluyorum. Yapamıyorum. Bu şehir, şu an yaşanan ortam beni daha önce gitme talebinde bulunduğum dönemden daha vahşi bir şekilde çürütüyor ve zerre kadar değerim varsa gözünüzde, lütfen bırakın gideyim” diye mukabele etmiştim. Vefa borcu vardı gerçekten, kabul etti istemeye istemeye. 




Erzurum, yeni çürüme alanım olacak. Almış olduğum (‘zehirlendiğim’ de diyebilirdim) mesleki etik ile işini çok ciddiye alan bir insan olarak İstanbul’daki performansımın %10’u ile dahi üzerime yüklenen tüm sorumlulukların üstesinden gelebileceğim türden bir görevim var, neredeyse sıfır bir binada 120 metrekare lojmanım, çoğunu önceden beri tanıdığım anlayışlı ve makul bir kadro… Kısaca sakin, durağan bir yaşam beni bekliyor. 

Bir hayal kırıklığı yaşamıyorum, içimden taşan bir mutluluk da yok. Tayinimin çıkmadığı onca sene öfkelenmiştim buna izin vermeyenlere, bu sene Erzurum’a atandığımı öğrendiğimde ise hiç sevinmedim, şükrettim Allah’a ama sadece istediğim olduğu için.  Hepsi bu. 

“Rust in Peace” ne güzel bir söz öyle. 


Huzur istiyorum. Bulamayacağımı bilsem de.

20 Temmuz 2014 Pazar

Rahmetsiz Dedem ve Gazze Üzerine...



Vakti zamanında annem, gençliğinden ve rahmetsiz dedemden bahsederken anlatmıştı: Fakirlik içinde yaşarlarken evin geçimini sağlamak için rahmetli anneannem ve annemle beraber üç kızkardeş dikiş dikerek para kazanır, iki yakalarını kıt kanaat bir araya getirmeye çalışırken ellerine geçen üç kuruş parayı da evin bir köşesine saklarlarmış, dedem bulmasın diye. Dedem (R) bulursa parayı hemen cebe indirir, ilk fırsatta o parayla mahallenin çocuklarına şeker, çikolata vs. alıp dağıtırmış çünkü. Kulağa ne kadar inanılmaz geliyor değil mi? Hane halkı fukaralıktan kırılırken başkalarını mutlu etmek, çocukları ekmek bulamazken evin nafakasını yabancılara pasta vermeye harcamak… Kendi sorumluluklarıyla, derdiyle dertlenmeyip, yedi yabancıyı düşünmek… 

Gazze’de bir süredir insanlık dramı yaşanıyor. Sivil halk acımasızca katlediliyor, (sivil diyoruz ama biraz düşünürsek hayatını kaybedenlerin şimdi ya da gelecekte militarize olma potansiyelinin ne kadar yüksek bir olasılık olduğunun da farkındayız, çünkü o topraklarla katil ve maktul asla  lanetlenmiyor, her iki tarafta da katiller kahraman, maktuller şehit olarak anılmakta) insanlığın yüce değerleri palavrası acımasızca ayaklar altına alınmış halde ve zulüm kol geziyor. Çocuklar militan olmasın diye, anneler militan doğurmasın diye öldürülüyor; çünkü bugünün militanları ile anneleri gurur duyuyor. Öldürenler tescilli bir terör devletinin askerleri, ölenler ise yaşamalarına fırsat verilmesi halinde düşmanlarına dünyayı zehir etmeye yeminli bir halkın evlatları. Tarafların güçleri denk olmadığı için, karşılıklı nefret yeminlerini hayata geçirmeye niyetlendiklerinde yaratılan acı ve dehşet de orantısız oluyor diyebiliriz. Fakat şurası muhakkak ki güç dengesi değişse, aynı gaddarlık gene yaşanacaktı, güç dengesi ile birlikte sadece roller değişecekti, o kadar. Çocuklar hariç hiç kimsenin masum olmadığı bir savaşta yalnız meleklerin gözyaşları içten ve samimidir bana sorarsanız. Geçen güç şu haberi okudum: CNN muhabiri Sderot kentinde Gazze topraklarına atılan her bombadan sonra sevinç çığlıkları atan İsrailliler’i eleştiriyordu, sonra da aşağıdaki tweet’i atarak tepkisini göstermişti.


 Gömülü resim için kalıcı bağlantı

Tabii Yahudi sermayesi bunu adama yedirmez, CNN muhabirin görev yerini değiştirip Moskova’ya göndermiş kadını. (Erzurum kadar soğuk değildir orası ama sürgün neticede.) 

Merak ettim Sderot kenti nasıl bir yer diye. Gazze sınırına sadece bir kilometre mesafede olduğunu, bundan ötürü Gazze’den İsrail’e atılan roketlerin birinci derecede hedefi olduğunu öğrendim; öyle ki 2008 senesinde New York’taki Birleşmiş Milletler Binası önünde 4,200 kırmızı balonun havaya bırakıldığı bir organizasyon yapmış bir Yahudi Örgütü, her bir balon 2008 yılı Ocak ayına kadar Gazze’den Sderot şehrine atılan roketleri simgeler şekilde. Sderot halkını anlamaya çalıştım, Wikipedia’ya yazdığına göre “Dünyanın Bomba SığınağıBaşkenti” olarak kötü bir şöhrete sahip, oyun parklarından okullara, hatta yaşadıkları kentin sokaklarında bile bomba sığınağı olan bu insanların bu defa Gazze’ye füzeler atıldığını gördüklerinde içlerindeki mutluluğu –ne yalan söyleyeyim- garip karşılayamadım. Güçler orantısız olduğundan bu defa Gazze’ye atılan bombaların etkisi de, korunma direnci de denk olmuyor tabii, bu da doğal olarak acıları, kayıpları ya da canavarlığın derecesini eşdeğer olmaktan çıkarıyor. Vahşet yarışını güçlü olan kazanır. Kendi yaptığını görmeyen, kendini haklı sanır. 


http://s.alriyadh.com/2012/11/18/img/285351741593.jpg
Çocuklar... Ah kuzucuklar... Cennete gidip dua edin, bu delilik bitsin diye...
http://newsimg.bbc.co.uk/media/images/44109000/gif/_44109387_gaza_rockets1_map416.gif
Metallica'nın dediği gibi, "Blood will follow blood, Dying time is here."






Bizler ne yapıyoruz? Gördüklerimizden, bize gösterilenlerden dolayı hiddetten gözümüz döner, üzüntüden içimiz parçalanırken bilmediklerimizden ötürü ne derece sorumsuzuz? Ya da bilmek istemediklerimizden? Kipling’in bir şiirinde geçtiği gibi;

“Ancak ben kapatmıştım gözlerimi nöbetçi kulübesinde,

İşte bu nedenle görmedim uygunsuz hiçbir şey.”

Dedem’e döneyim… Yaşadığımız ülke özgür, insanlarının eşit, güçlünün zayıfı ezmediği, bireylerin temel haklarının güvence altına alındığı, ayrımcılığın olmadığı, devletin vatandaşını koruduğu ve saygı duyduğu, vatandaşın devletine inandığı ve güvendiği bir ülke ise, dedemin sokaktaki çocuklara çikolata ve şeker dağıtmasında yakışıksız bir durum olmazdı. Yok eğer öyle değilse, önce kendi çocuklarının en doğal gereksinimleri için tasalanmalı, bu ihtiyaçlar için dertlenmeli ve çaba göstermeli devlet. Rahmetsiz dedemden beklenen de buydu zaten. 

Allah ölen masumlara rahmet eylesin.




Not: Annem her şeye rağmen (daha neler var neler) babası hakkında rahmetsiz dediğimi duyduğunda kızıyor bana.

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Tabela Üzerine...

Dişçinin soyadı "Cougar" olsaydı, diş temizliği için gider miydim ki? Yok be. Ama MILF olsa belki.


Giderayak İstanbul böyle bir tabelayı karşıma çıkarmakla bana ne demek istiyor olabilir? Üstelik Fatih'te...

Hem zaten benden geçti a.q.

Pöh...

17 Temmuz 2014 Perşembe

Truman Burbank Üzerine...



Adamı biri binlerce yıl önce çıkmış, “aynı ırmağa iki kez giremezsiniz” diye buyurmuş, sonrasında O’nun aşırıya kaçan bir müridi de “aynı ırmağa bir kere dahi giremezsiniz” diye kestirip atmış. Değişim her yerde. Biz, çevremiz, evren, enstrümanlarımız, algı süzgeçlerimiz, bu arada içinde yaşadığımız yerel/sanal/global dünyadan gelen uyarıcılar, hepsi sürekli bir farklılaşma geçirerek bize hücum halinde. Geçmişte blogu kaç kez bir kenara atıp, bir zaman geçtikten sonra yazmaya geri döndüğümü ben de bilmiyorum, şimdi aklımı bunu düşünmeye vermek de istemiyorum açıkçası. Burada sözünü ettiğim şey, her “eoff yeter ya bu kadar gevelediğim” deyip arkamı döndükten sonra tekrar yazmaya başladığımda aynı Virgilius olmadığım. Sanki yeni sezona başlamış bir dizi gibiyim; 2006 yılından beri nasıl karakterler, olaylar, mekânlar sürekli değiştiyse, başrolünde (doğal olarak) benim oynadığım bu hayat tiyatrosunda ben de bizzat repliklerimle, yaşadığım ve yansıttığım duygularla değişim gösteriyorum. Hayatım boyunca ne siyah, ne de beyaz oldum, bu açıdan bakarsak benim değişimim grinin tonlarından ibaret. Araya bazen alacalı birkaç fırça darbesi vurulduğu da vâkidir elbet, lakin arka fon hep gri. 

Bu defa blogu bırakmakla kalmayıp, adresi de silmiştim, yeni başlayan sezonumun böyle bir farkı var öncekilerden. Yüzlerce post yer alıyor bu blogta, onların hepsi ‘benim’, kimi öfkemi, kimi sevgimi, kimi neşemi, kimi hüznümü yansıtıyor, yıllar içinde aynaya baktığımda gördüğüm adama duyduğum hiddetten bir kadına duyduğum aşkı ifade etme tarzıma, politik görüşlerimden aileme, neşeli şımarıklığımdan sinir bozucu uyuzluğuma değin geniş bir yelpazede onca yazı hep ‘ben’im; öte yandan o yazılara yorum yapanlar, o yazılarda (bu ne demekse) umduklarını bulamayıp yüzlerini ekşitenler veya okuduklarını beğenip içselleştirenler bir yük haline geldi benim için. Hayatımın bir menfezden röntgenlenmesine izin vermek ve kendi çapımda Big Brother oynamak başka şey, menfezden izleyenlerin daha önce/bir şekilde hayatıma kanlı canlı girmiş olması ya da öyle olmasa bile kendilerini özel değil, gayet kamusal alanda hissedip öyle davranmaları başka bir şey. Bu dengeyi tutturmak için daha önce pek çaba sarf etmediğimi itiraf etmeliyim; fakat sonuçta insan birileri okusun diye yazsa da bu durum ağırlık haline geldiğinde çekilmez oluyor. Öyle de oldu. Az sayıda kişi canı isterse okusun yeter. 

Hem zaten kim var ki? Kimse de kalmamış bloglarda. Artık twitter her kesin kapısı, benim bir türlü içinden sığamadığım türden bir kapı üstelik. Blogu kapattıktan sonra ben de twitter’a yatay geçiş yapmayı düşünmüştüm üstelik, başlangıçta sadece Gregor Samsa’yı okumak için twitter’ı açarken sonraları bir şeyler yazmayı denedim ama olmadı, yapamadım. Koca göbeğimi slim fit bir gömleğin içine sokmak kadar zor ve anlamsız geldi bana hep. 140 karakter nasıl kısıtlayıcı bir ortamdı öyle. Yazmak isteyip yazamamak, insanın konuşmaya çalışıp da ses tellerindeki sorun yüzünden ses çıkaramaması kadar rahatsız edici bir durum. Üstelik on yıl sonra şimdi moda olan twitter eziyetini hatırladığımızda şaşıracağız kendimize. Tüketim çağının bizleri içine sokuşturmaya çalıştığı telaş otobanında son sürat yaşayan, hiçbir şeye zaman bulamayıp yoldaki trafik levhaları misali gördüğü tweet’i okuyup geçen F1 şoförlerinden farksız bunca insan, acele ile nereye yetişiyorlar acaba? Dünyayı mı kurtaracak bu insanlar, vakitleri yok? Adam gibi beslenmeyip vitamin haplarını yutarak hayat süren modern insandan başka bir davranış beklemek belki de saçma. Yanlış anlaşılmasın, benim zırvaladığım destan gibi yazıları okusunlar demiyorum, ama 140 karakter nedir Allah aşkına? Bu kısıtlılıkla sadece haber verilebilir, o kadar. Düşüncelerini ancak kırık dökük iki cümleyle ifade edebilen, çünkü o kadar düşünebilen, fazlasına gücü yetmeyen/enerji harcamayan onca insan, Kierkegaard’ın ifadesi ile ‘düşünce özgürlüğünü kullanmadan ifade özgürlüğü’ savaşı veriyor. Ne düşünmeye, ne de yazmaya çaba göstermeyenlerin bu yetersizliklerini/tembelliklerini meşrulaştırıcı bir sığınak haline gelen twitter’da ben yapamadım kısaca. Beceremedim.

Çaresiz bloğa döndüm. Bu arada, yeni adres, yani exile, Erzurum’a tayinimin çıkması ile ilgili. 2005 senesinden beri şark hizmeti için potada olan, hatta bu yer değişikliği için üstlerimle neredeyse her sene kavga etmiş beni, en sonunda ısrarlarıma dayanamayarak Erzurum’a tayin ettiler. Hâlbuki ben Diyarbakır istemiştim, Erzurum soğuktur ya. 




Muhtemelen bir sonraki postu Erzurum’dan yazacağım. Bakalım yeni sezonda neler olacak? Heyecan, merak ve gerilim dolu bir bekleyiş benimkisi. Bu benim hayatım.