Bir doğum günü daha... Akşam annemle konuşurken doğum günümü hatırlamadığını söyledim yapmacık bir sitemle, hiç oralı olmadı. “Bizim ailede doğum günleri hüzün ya da öfke hissedilirdi, hepimiz neden doğduk ki, ne için varız, niye geldik bu dünyaya, hiç olmasaydık daha iyi değil miydi diye söylenirdik doğum günlerimizde. Kutlanacak bir şey değildi bizim için. Evlenene kadar görmedim ben doğum gününde mutlu hisseden, hediye alan, hediye veren. Evlendikten sonra babanların bu işi çok önemsediklerini görüp inanamamıştım. Hala da alışamadım ya, boş ver. Doğmuşsun işte.” dedi. Annemin oğluyum sonuçta. Bu şekilde bir yönlendirmesi olmasına gerek yok, aynı çizgi doğrultusunda hissettim hayatım boyunca. 49 yaşıma adım attığım bugün, Puşkin gibi sızlanıyorum gene, yaşam, bana neden verildin sen? diye.
Uzunca bir süredir kendimi öküz olarak görmekten vaz geçtim, hayır, apaçık ki ayıyım ben. Kederli bir ayı. Mağarasına çekilmiş, içine hapsolduğu sleep mode durumundan çıkamayan, depresif bir ayı. Bazen oynadığım da oluyor sarhoş gibi, ya da arıların yaptığı bir kovan bala kudurmuşçasına yumuluyorum, ne ki bunları saymazsak hemen her daim boş gözlerimdeki sönük bakışlarla hayatı izliyorum. Akıp gidiyor. Geçiyor. Eriyor. Bakmaya devam ediyorum, bitiyor. Kanım kaynamıyor, içim kıpırdamıyor, kalbim pır pır etmekten çok uzak, kasvetle atıyor. Haykıracak, celallenecek mecalim, isteğim yok. Birikmiş hiddetime karşın fısıltıyla bağırabilecek kadar bile enerjim yok.
Yolun yarısını çoktan geçtim. Geçtiğimiz hafta boyunca, hatta bugün de hastane hastane dolaşmakla meşgulüm; üroloji – nefroloji klinikleri arasında mekik dokuyorum bu aralar. Gene ürolojiye yönlendirdiler bugün, böbreklerimde nasıl bir illet varsa artık, kimse uğraşmak istemediğinden paslıyor diğerine. Yaşlanmak böyle bir şey. Susan Sontag yazmıştı ya, en büyük ve önemli hastalık yaşlanmaktır, her geçen sene vücudunuzun bir daha çürüdüğünü, bozulduğunu görürsünüz diye, tam o hesap işte. Nemli ve güneş almayan korkunç bir zindanda koşulların her yıl kötüleştiğini tecrübe ederek sürer gibi yapan sefilce yaşam mücadelesi bu.
Şikayet ederek Allah’ın gücüne gidecek bir bok yemek istemiyorum; Havva yanımda, onsuz ne yapardım hayal dahi edemem. Bazen çocuğu gibi, bazen evcil hayvanı gibi, ama her daim müthiş şefkati ve anlayışıyla tahammül ediyor bana. Sabrına hayranım.
Ben katlanamıyorum kendime. Müşkül olan bu. Bir bataklık gibiyim, bırakın sektirmeyi, atılan taş suyu dalgalandıramıyor bile.
Dibe çöküyor.
