“Bana ne yediğini söyle, sana ne olduğunu söyleyeyim” demiş Jean Anthelme Brillat-Savarin. Sonralar Feuerbach bu önermeyi kısaltarak tekrarlamış: “İnsan,
yediği şeydir” diye buyurmuş. Gastronom ya da hekim değilim, bilimsel olarak bu
ifadeleri açıklamaya kalkmayacağım. Yoksa sürekli et yemenin insanı vahşileştirdiği
filan söylenir, açıkçası hiç bu konulara girmeye niyetim yok. Nihayetinde
yediklerimizi hazmediyoruz. Proteini, vitamini, minerali, hidratı, yağı ve daha
bilmem ne varsa yediklerimizden alıyoruz. Ne var ki ‘zehir dozdur’ diyen Paracelsus amca gibi, fazla ya da az olduğu durumlarda
zarar veriyor bu yediklerimizin muhtevası. Bal şifa olabilir, her gün yarım
kilo yenirse şifa mı olur bünyeye? Tuz olmadan yaşanmaz, ama ya sınırın çok
üzerinde alınırsa? Brokoli veya yeşil çay ya da şarap fark etmez, belli bir
miktarın fazlası insanı hasta eder, bu da kesin. Midesi, bağırsakları,
karaciğeri, böbrekleri iflasa gider aşırı tüketim sonunda. Kolesterolden
trigliseride, tansiyondan kalp hastalıklarına dünya kadar sorun yaratır
tüketimin şekli ve miktarı. Dediğim gibi doktor olmadığım için bu sularda kulaç
atma niyetinde değilim. Bütün şişkolar (benim gibi) hazmedebildiklerinden
fazlasını yedikleri için o haldeler. Metabolizmaya filan atılır genelde
kabahat, ne var ki metabolizma zaten harcayamadığından fazlasını bana yükleme
demekte kendi lisan-ı haliyle.
Meseleye farklı bir perspektiften bakalım şimdi. İnsan
tüketicidir. Bize sunulan, daha doğrusu karşımıza çıkan her şeyi tüketiyoruz. İnsan
sadece sindirim sistemindeki iç organlardan müteşekkil olsaydı, yemek/içmek
üzerine devam ederdim yazmaya ama hayır, tüketim sadece yiyip içtiğimizden ibaret
değil. Beş duyu organımızın algıladığı tüm uyarıcılar, bir tüketim öğesi olarak
üzerimizde etkili oluyor. Ruh, Yaradan’dan ödünç aldığımız o kutsal ve ilahi varlık,
bünyemizdeki mide ya da diğer sindirim organları gibi, bu uyarıcılardan gelen
işaretleri öğütüyor, eritiyor, bizi biz yapan öze dönüştürüyor. Dönüşüyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız,
varlıklarını duyumsadıklarımız her daim bize hücum halinde; hazmetmek zorundayız
onları, iyiyi kullanmak, ayrıştırdığımız kötüyü ise kendimizden uzaklaştırmamız
gerek. Yiyecek içecek için sindirim sistemi ne ise, geri kalan her şey için ruh
aynı işlevi görüyor. Ve tabi, karaciğerin görevlerini yerine getirmekle görevli
Ruhumuz. Gerektiğinde depolar, gerektiğinde kullanılmak üzere değiştirir,
gerektiğinde temizler. Ruh, bizi biz yapan şeydir. Her birimizde olan bir
filtre gibi, çirkinlikleri, fenalıkları ayrıştırıp onları bizden uzak tutmaya,
güzel ve iyi olanı da kendimize katmamıza yardım eder. EmanuelSwedenborg insanın yüceliğini onun ‘doğru olanın doğruluğunu, yanlış
olanınsa yanlışlığını ayırt edebilme yeteneğine’ bağlar. İnsanı eşref-i mahlûkat yapan da bu değil mi? Ayırt edebilme,
doğruyu seçme, güzeli sevme, kötüden uzak durma, hakkı bilme ancak aklın, yani bilincin
varlığı ile mümkün, sonuçta yapılan tüm tercihler ruhu etkiler. Seçme, özgürlüğün
dışavurumu eylemdir. Özgürlük beraberinde seçme hürriyetini getirir. Neyi
seçeceğimize aklımızla biz karar veririz. Bir elek, nehir kenarında altın
parçacıklarını da eler, çakıl taşlarını da. Hangisini ayrıştıracağı ve
eleyeceği insanın tercihine kalmıştır. İsterseniz Yuhanna İncilinin ilk ayeti gibi
‘önce söz vardı’ deyin, isterseniz
Faust’un meşhur başlangıcını hatırlayın ve ‘önce
eylem vardı’ deyin, perde kapanırken hepsi aynı yola çıkar; önemli olan
kalplerimiz ve kalbimizin rehberliğindeki fiillerimizdir. Bunların niteliği,
istenci, davranışlarımızı ve tutumlarımızı belirler. Bizi biz yapar.
Gelelim günümüze… Yıl 2020, doğum günüme bir haftadan az
kaldı, 47 bitecek, 48’e adım atacağım. Ben de dünyadaki her kişi gibi sürekli bir
uyarıcı bombardımanı altındayım, algı kapılarım ardına kadar açık ve her şey üzerime
üzerime geliyor. Ve ne yazık ki, alas, poor Yorick, sığınaksız, korunaksız
altında olduğum bu bombardıman, tıpkı senin, sizlerin maruz kaldığınıza benzer
şekilde, şemsiyeden mahrum bir şiddet yağmuru halinde çürütüyor beni. Şiddet…
Dehşet… Korku… Kaygı… Nefret… Öfke… Tükettiğimiz her şey artık şiddet formunda
bize sunuluyor ve çaresiz biz de ruhlarımızı onunla beslemekten kaçınamıyoruz.
En hoyratından, dayanılmaz ve bıkkınlık verici halde bu şiddet bombardımanı.
Bitmiyor. Değişik şekillere bürünüyor, farklıymış zannı yaratıyor bazen ama
hayır, özü, cevheri canımızı karşı konulmazca yakan, bizi ümitsizliğe boğan
türden bir şiddet atmosferi bu. İyi ve sağlıklı beslenmenin temel koşulu
çeşitli gıdaları ölçülü ve düzenli almaktan geçiyor ama bizler tek tip gıdayla beslenmeye,
kahvaltımızı, gündüz ve akşam yemeklerimizi aynı şeyle geçirmek zorundayız.
Sevgi yok, merhamet kayıp, adalet duygusu çarpılmış ve insana iyi gelecek, ruhu huzura kavuşturacak tüm duygular bizden uzak.
2020 senesindeyiz, doğrusu sükûna, huzura, o kadar yabancıyım ki… 48 yaşıma
sayılı günler kala idrak ettiğim, şiddetin her türlü hali altında ezilmiş
olduğum gerçeği. Karanlığın Yüreği’ndeki Albay
Kurtz’un ‘dehşet… dehşet…’ diye
sayıklamasını hatırlıyorum, ondan uyarlanan filmde
Marlon Brando bunu ne etkileyici söylüyordu öyle. İlk başta bu satırları/
sahneyi tam manasıyla idrak edemediğimi itiraf edeyim size. Biraz daha büyümek
ya da biraz daha acı çekmek mi gerekiyormuş acaba? Belki de öyledir. Korku
verici, içimi ezen, düşüncelerimi eğip büken ve kalbimi lime lime eden berbat
bir hayat içinde yaşıyormuş gibi yapıyorum ve doğrusunu isterseniz
siz de öylesiniz, (bir gün bu satırları okursanız) haklı olduğumu fark
edeceksinizdir. Şeş cihetten zehirli oklarla
işkence altındayım çünkü. Bir ben
diye yazıyorum, bir sizi de konuya dâhil ediyorum, çünkü hepimiz aynıyız. Bütün
mesele farkındalık, er ya da geç herkes ayıyor bu konuda. Bütün uyarıcıların
bize şiddet yönelttiği bir hayatta devekuşlarından başka kimse ebediyyen
gözlerini kapatamaz sanırım. Şiddet denildiğinde insanlar genelde fiziksel türünü
anlıyorlar bu kavramın, bir zorbanın eliyle itip kakılmak gibi. Bu konuda
söylenebilecek şeyler sayfalarca uzatılabilir, ve evet, hiç biri de yanlış
olmaz. Haksızca ve adaletsizce maddi şiddete maruz kalmak ve bunun önüne
geçememek çok incitici bir durum. İtin kopuğun, lümpenin, terbiyesizin bazen
karşı komşu bazen ABD başkanı formunda karşınıza çıkması hayatı çok
zorlaştırır, kaçma isteği yaratır içinizde. Trafikteki öküz de, sıra
beklediğiniz asansörün kapısında sizi iten davar da aynı. Uğradığınız haksızlığı
telafi etmek istediğinizde gözünüzü korkuturlar şiddet unsurunu kullanarak. Ama
benim ve sizin hayatınızı çekilmez hale getiren, bizleri perişan eden şiddet kuşkusuz bununla ibaret değil: Saf
ve katıksız şiddet olarak fiziksel şiddetten bahsedersek eğer, örtülü şiddet
hakkında daha geniş bir yelpazeye göz atmamız gerek. Şöyle bir bakalım, 2020
senesindeyiz, dört yıl önce işimden atılmamla sonuçlanan haksız muamele bana
uygulanan büyük bir şiddet türüydü söz gelimi. Bununla yaşamak, hem de kendini
neredeyse hiçbir ortamda ifade edemeyecek kadar kriminalize edilmek ve böyle yaşamak
zorunda kalmak şiddete maruz bırakılmanın en acılı örneklerinden biri. Üstelik
bu devlet şiddeti, sosyal şiddet halini alınca içe doğru çöküyor insan,
büzüşüyor, küçülüyor sanki. Doğa bize şiddet gösteriyor, insanoğlunun yarattığı
tahribata en ağır ve sert tepkiyi veriyor iklim değişikliğini bize yaşatarak.
Barajlardaki suyun tükenmesi ama her yağmurda ortalığı sel alması doğanın cezai
şiddetinden başka nedir ki? Küresel ısınma diye bahsedilen, tabiatın intikamı olan
şiddet aslında. Bu yılın başından beri Corona virüs şiddetine maruz bütün
insanlık. Bugün –tam şu an itibarı ile- 707498 kişi ölmüş bu salgından ötürü.
Corona virüsün yarattığı şiddet aylardır anneme sarılmama, babamın elini öpmeme
mani. Havva ile elimizi kolumuzu sallayarak yürümeye, benim bayram namazına
gitmeme engel. Yüzümüzde maske, aramızda mesafe yokken markete dahi
gidemiyoruz, bir virüsün yarattığı dünya çapındaki salgın hac farizasını da,
sanatsal/sportif faaliyetleri de sekteye uğrattı. Sürekli tedavisi ve aşısı olmayan
bu hastalığa karşı hiç aklımızdan çıkarmadan, bir an bile boş vermeden kendimizi
korumak zorundayız. Bu durumun yarattığı zihni meşguliyet görünmeyen bir
düşmana karşı daima tetikte olmayı gerektiriyor ve dayattığı bu şiddet duygusu
bıktırıyor insanı. Ekonomik şiddet deseniz, fazlasıyla var hayatımızda.
Geçimimizi, genel tanıma uygun olarak söyleyecek olursam sınırlı kaynaklarla
sınırsız ihtiyaçlarımızı gidermek zorundayız ve gün be gün kötüye giden
koşullar ekonomik anlamda geleceğimizin parlak olmadığını gösteriyor bize. Daha
az para, daha çok gereksinim ile yaşamaya çalışıyor, bu durumun
kısıtlayıcılığını çaresizlik içinde duyumsuyoruz. Parasız kalma endişesi ile
obsesif halleri idrak ediyoruz. Deprem olgusunun iç dünyamızı nasıl tedhiş ettiğini unutabilir miyiz? Evimizde, iş yerimizde ya da başka mekanlarda bu doğa olayıyla karşılaşıp enkaz altında kalmayı, ailemizi, sevdiklerimizi kaybedebilecek olmayı hiç mi düşünmedik? Dini şiddet ayrı bir konu; neredeyse herkesin
birbirine dayattığı bir değerler manzumesi halini almış din olgusu. Bir ucunda
fanatizm, diğer ucunda saygısızca aşağılama olan taraflar arasında kimin gücü
yani şiddeti yeterse diğerine karşı bu en değerli olguyu baskı aracı olarak
kullanma peşinde. Sosyal şiddet, aile, akraba, çevre, toplum baskısı her an,
her yerde. Politik şiddetten söz etmeme gerek var mı peki? Hayır, yok, dünya
krallığı için insanlar birbirlerini yok etmeye, yok edemiyorlarsa da
lanetlemeye ant içmiş gibi davranıyorlar. Buna da politika diyoruz. Düşmanlık
duyguları ile karşıtını yok etme, değersizleştirme, değerlerini hor görmeden
ibaret politika. İnsanın insana uyguladığı şiddet ise yukarıdakilere dair bir
hülasa halini alıyor yaşamımızda. Çinde Uygur Türkü olmanın, Kadıköyde çarşaflı
olmanın, Fatihte eşcinsel olmanın, Türkiyede Ermeni, İsrailde Filistinli
olmanın, Trabzonda Fenerbahçeli olmanın, yani özetle farklı, öteki olmanın yarattığı ezici
yalıtılmışlık ve korku ne tür bir şiddetin sonucudur sizce? Kalabalıkların
arasında duvardaki bir tuğla kadar isimsiz ve önemsiz olduğunun bilincindeki kişi,
aslında yalnızlık şiddetinin mazlumu değil midir? Tabi, şiddetlerin en
kaçınılmazı, en korkuncu ölümün ta kendisidir.
 |
Goya... Sen ne biçim bir adamışsın...
|
Şiddetten başka bir şey yok hayatımızda. Her ne yiyorsak,
ister fıstıklı pasta, ister elmalı turta, ister zeytinyağlı fasulye, ister kadınbudu
köfte, ister acılı lahmacun, ister kıymalı bamya, ister baklava, ister ister
kelle paça, ister ıslak hamburger, ister spagetti, ister hünkârbeğendi, ister
nutella isterse mıhlama… Her ne yiyorsak, önümüze gelen tabağın üzerine bir
çorba kaşığı tuz atıldığını ve bize öyle servis edildiğini düşünün. En leziz,
en keyifli yiyecekler bile ne hale gelir öyle… Yıllarınızın, hatta yaşamınızın
böyle geçtiğini, tüm öğünlerinizin sözünü ettiğim gibi olduğunu hayal edin
şimdi. Şiddet, her konuda, her yerde, her bakımdan hayatımızın tüm
pencerelerinden bize saldırıyor ve vücudumuz bize zevk vermekten uzak hale
getirilmiş bu yiyeceklerdeki aşırı tuzla perişan oluyor zamanla. Ruhumuz
çürüyor dehşetin yarattığı gerilimle. Böyle geçiyor yıllar. Biri diğerini takip
ediyor. Dört gün sonra 48’ime gireceğim, 47’nin tarih olacağı bu yaz gecesinde
çevremdeki dünyanın beni buruk, sert, bıkkın, ezik, mutsuz, öfkeli, duygusuz
ama kederli birine dönüştürdüğünü fark etmek zor değil. Bugün uyarıcılar
şiddetin türlü renklerini üzerine düşürüyor ve ben sadece karamsarlıkla,
kaygıyla bekliyorum. Kendimi şiddetin her formuyla mücadele ederken görüyorum
ve ben, ben olmaktan her geçen yıl uzaklaşıyorum.
Yazının sonuna geldiğimize göre artık görüyorsunuzdur ki ben şiddet kavramını genel geçer kabulden çok farklı ele alıyorum. Ortadan kaldırmaya, geçiştirmeye, etkisiz hale getirmeye gücümüzün yetmediği bir tehdidin ruhumuzda yarattığı terör duygusuna şiddet diyorum ben.
Ruhlarımız çok farklı beslenebilirdi... Bizler çok farklı olabilirdik...
Dayanmanın da bir sınırı olmalı. Açıkçası, Havva olmasa çoktan pes
etmiştim. Mücadeleci biri olmadığı sağır sultan bile biliyor zaten.