7 Ağustos 2020 Cuma

Göt ve Göbek Üzerine...

 




Yılbaşında işi bırakmıştım, o zamandan beri çalışmıyorum.

Mart ayından bu yana evden mesaiye başlayan Havva gibi ben de virüsten olabildiğince korunmak için gerekmediği sürece evden dışarı çıkmıyorum. Alışveriş, bazen Havva ile sakin saatlerde kısa yürüyüşler, o kadar.

Sigarayı bırakalı dört aydan fazla oldu… Bu aralar tek tük içmeye başladığıma bakmayın, bağımlılık değil, gerilimden kaynaklı. Bağımlılığı attım üzerimden çok şükür, lakin her sigarayı bırakan insanın başına gelen benim de başıma geldi.

 

O kadar şişmanladım ki, yürürken evin parkeleri ağlarcasına çıtırdıyor. Banyoya girip küvete adımı attığımda gözlerimin önünden filmlerdeki sahnelerin benzeri geçiyor, ya zemin çöker de küvetle beraber alt kata düşersem diye.  

 

Bu gidiş iyi değil. Öyle böyle değil. Balina gibiyim aq.

 




Not: Blogspot arayüzü değiştirmiş, nefret ederim böyle şeylerden. Bu postta yeni özellikleri öğrenmeye çalışacağımdır, karşılaşacağınız aksaklıkların açıklaması bu. 


6 Ağustos 2020 Perşembe

"The Horror... The Horror" ve Doğum Günüme Doğru Bir Hasbihal Üzerine...

“Bana ne yediğini söyle, sana ne olduğunu söyleyeyim” demiş Jean Anthelme Brillat-Savarin. Sonralar Feuerbach bu önermeyi kısaltarak tekrarlamış: “İnsan, yediği şeydir” diye buyurmuş. Gastronom ya da hekim değilim, bilimsel olarak bu ifadeleri açıklamaya kalkmayacağım. Yoksa sürekli et yemenin insanı vahşileştirdiği filan söylenir, açıkçası hiç bu konulara girmeye niyetim yok. Nihayetinde yediklerimizi hazmediyoruz. Proteini, vitamini, minerali, hidratı, yağı ve daha bilmem ne varsa yediklerimizden alıyoruz. Ne var ki ‘zehir dozdur’ diyen Paracelsus amca gibi, fazla ya da az olduğu durumlarda zarar veriyor bu yediklerimizin muhtevası. Bal şifa olabilir, her gün yarım kilo yenirse şifa mı olur bünyeye? Tuz olmadan yaşanmaz, ama ya sınırın çok üzerinde alınırsa? Brokoli veya yeşil çay ya da şarap fark etmez, belli bir miktarın fazlası insanı hasta eder, bu da kesin. Midesi, bağırsakları, karaciğeri, böbrekleri iflasa gider aşırı tüketim sonunda. Kolesterolden trigliseride, tansiyondan kalp hastalıklarına dünya kadar sorun yaratır tüketimin şekli ve miktarı. Dediğim gibi doktor olmadığım için bu sularda kulaç atma niyetinde değilim. Bütün şişkolar (benim gibi) hazmedebildiklerinden fazlasını yedikleri için o haldeler. Metabolizmaya filan atılır genelde kabahat, ne var ki metabolizma zaten harcayamadığından fazlasını bana yükleme demekte kendi lisan-ı haliyle.

 

 

Meseleye farklı bir perspektiften bakalım şimdi. İnsan tüketicidir. Bize sunulan, daha doğrusu karşımıza çıkan her şeyi tüketiyoruz. İnsan sadece sindirim sistemindeki iç organlardan müteşekkil olsaydı, yemek/içmek üzerine devam ederdim yazmaya ama hayır, tüketim sadece yiyip içtiğimizden ibaret değil. Beş duyu organımızın algıladığı tüm uyarıcılar, bir tüketim öğesi olarak üzerimizde etkili oluyor. Ruh, Yaradan’dan ödünç aldığımız o kutsal ve ilahi varlık, bünyemizdeki mide ya da diğer sindirim organları gibi, bu uyarıcılardan gelen işaretleri öğütüyor, eritiyor, bizi biz yapan öze dönüştürüyor. Dönüşüyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız, varlıklarını duyumsadıklarımız her daim bize hücum halinde; hazmetmek zorundayız onları, iyiyi kullanmak, ayrıştırdığımız kötüyü ise kendimizden uzaklaştırmamız gerek. Yiyecek içecek için sindirim sistemi ne ise, geri kalan her şey için ruh aynı işlevi görüyor. Ve tabi, karaciğerin görevlerini yerine getirmekle görevli Ruhumuz. Gerektiğinde depolar, gerektiğinde kullanılmak üzere değiştirir, gerektiğinde temizler. Ruh, bizi biz yapan şeydir. Her birimizde olan bir filtre gibi, çirkinlikleri, fenalıkları ayrıştırıp onları bizden uzak tutmaya, güzel ve iyi olanı da kendimize katmamıza yardım eder. EmanuelSwedenborg insanın yüceliğini onun ‘doğru olanın doğruluğunu, yanlış olanınsa yanlışlığını ayırt edebilme yeteneğine’ bağlar. İnsanı eşref-i mahlûkat yapan da bu değil mi? Ayırt edebilme, doğruyu seçme, güzeli sevme, kötüden uzak durma, hakkı bilme ancak aklın, yani bilincin varlığı ile mümkün, sonuçta yapılan tüm tercihler ruhu etkiler. Seçme, özgürlüğün dışavurumu eylemdir. Özgürlük beraberinde seçme hürriyetini getirir. Neyi seçeceğimize aklımızla biz karar veririz. Bir elek, nehir kenarında altın parçacıklarını da eler, çakıl taşlarını da. Hangisini ayrıştıracağı ve eleyeceği insanın tercihine kalmıştır. İsterseniz Yuhanna İncilinin ilk ayeti gibi ‘önce söz vardı’ deyin, isterseniz Faust’un meşhur başlangıcını hatırlayın ve ‘önce eylem vardı’ deyin, perde kapanırken hepsi aynı yola çıkar; önemli olan kalplerimiz ve kalbimizin rehberliğindeki fiillerimizdir. Bunların niteliği, istenci, davranışlarımızı ve tutumlarımızı belirler. Bizi biz yapar.

 


Gelelim günümüze… Yıl 2020, doğum günüme bir haftadan az kaldı, 47 bitecek, 48’e adım atacağım. Ben de dünyadaki her kişi gibi sürekli bir uyarıcı bombardımanı altındayım, algı kapılarım ardına kadar açık ve her şey üzerime üzerime geliyor. Ve ne yazık ki, alas, poor Yorick, sığınaksız, korunaksız altında olduğum bu bombardıman, tıpkı senin, sizlerin maruz kaldığınıza benzer şekilde, şemsiyeden mahrum bir şiddet yağmuru halinde çürütüyor beni. Şiddet… Dehşet… Korku… Kaygı… Nefret… Öfke… Tükettiğimiz her şey artık şiddet formunda bize sunuluyor ve çaresiz biz de ruhlarımızı onunla beslemekten kaçınamıyoruz. En hoyratından, dayanılmaz ve bıkkınlık verici halde bu şiddet bombardımanı. Bitmiyor. Değişik şekillere bürünüyor, farklıymış zannı yaratıyor bazen ama hayır, özü, cevheri canımızı karşı konulmazca yakan, bizi ümitsizliğe boğan türden bir şiddet atmosferi bu. İyi ve sağlıklı beslenmenin temel koşulu çeşitli gıdaları ölçülü ve düzenli almaktan geçiyor ama bizler tek tip gıdayla beslenmeye, kahvaltımızı, gündüz ve akşam yemeklerimizi aynı şeyle geçirmek zorundayız. Sevgi yok, merhamet kayıp, adalet duygusu çarpılmış ve insana iyi gelecek, ruhu huzura kavuşturacak tüm duygular bizden uzak. 2020 senesindeyiz, doğrusu sükûna, huzura, o kadar yabancıyım ki… 48 yaşıma sayılı günler kala idrak ettiğim, şiddetin her türlü hali altında ezilmiş olduğum gerçeği. Karanlığın Yüreği’ndeki Albay Kurtz’un ‘dehşet… dehşet…’ diye sayıklamasını hatırlıyorum, ondan uyarlanan filmde Marlon Brando bunu ne etkileyici söylüyordu öyle. İlk başta bu satırları/ sahneyi tam manasıyla idrak edemediğimi itiraf edeyim size. Biraz daha büyümek ya da biraz daha acı çekmek mi gerekiyormuş acaba? Belki de öyledir. Korku verici, içimi ezen, düşüncelerimi eğip büken ve kalbimi lime lime eden berbat bir hayat içinde yaşıyormuş gibi yapıyorum ve doğrusunu isterseniz siz de öylesiniz, (bir gün bu satırları okursanız) haklı olduğumu fark edeceksinizdir. Şeş cihetten zehirli oklarla işkence altındayım çünkü. Bir ben diye yazıyorum, bir sizi de konuya dâhil ediyorum, çünkü hepimiz aynıyız. Bütün mesele farkındalık, er ya da geç herkes ayıyor bu konuda. Bütün uyarıcıların bize şiddet yönelttiği bir hayatta devekuşlarından başka kimse ebediyyen gözlerini kapatamaz sanırım. Şiddet denildiğinde insanlar genelde fiziksel türünü anlıyorlar bu kavramın, bir zorbanın eliyle itip kakılmak gibi. Bu konuda söylenebilecek şeyler sayfalarca uzatılabilir, ve evet, hiç biri de yanlış olmaz. Haksızca ve adaletsizce maddi şiddete maruz kalmak ve bunun önüne geçememek çok incitici bir durum. İtin kopuğun, lümpenin, terbiyesizin bazen karşı komşu bazen ABD başkanı formunda karşınıza çıkması hayatı çok zorlaştırır, kaçma isteği yaratır içinizde. Trafikteki öküz de, sıra beklediğiniz asansörün kapısında sizi iten davar da aynı. Uğradığınız haksızlığı telafi etmek istediğinizde gözünüzü korkuturlar şiddet unsurunu kullanarak. Ama benim ve sizin hayatınızı çekilmez hale getiren, bizleri perişan eden şiddet kuşkusuz bununla ibaret değil: Saf ve katıksız şiddet olarak fiziksel şiddetten bahsedersek eğer, örtülü şiddet hakkında daha geniş bir yelpazeye göz atmamız gerek. Şöyle bir bakalım, 2020 senesindeyiz, dört yıl önce işimden atılmamla sonuçlanan haksız muamele bana uygulanan büyük bir şiddet türüydü söz gelimi. Bununla yaşamak, hem de kendini neredeyse hiçbir ortamda ifade edemeyecek kadar kriminalize edilmek ve böyle yaşamak zorunda kalmak şiddete maruz bırakılmanın en acılı örneklerinden biri. Üstelik bu devlet şiddeti, sosyal şiddet halini alınca içe doğru çöküyor insan, büzüşüyor, küçülüyor sanki. Doğa bize şiddet gösteriyor, insanoğlunun yarattığı tahribata en ağır ve sert tepkiyi veriyor iklim değişikliğini bize yaşatarak. Barajlardaki suyun tükenmesi ama her yağmurda ortalığı sel alması doğanın cezai şiddetinden başka nedir ki? Küresel ısınma diye bahsedilen, tabiatın intikamı olan şiddet aslında. Bu yılın başından beri Corona virüs şiddetine maruz bütün insanlık. Bugün –tam şu an itibarı ile- 707498 kişi ölmüş bu salgından ötürü. Corona virüsün yarattığı şiddet aylardır anneme sarılmama, babamın elini öpmeme mani. Havva ile elimizi kolumuzu sallayarak yürümeye, benim bayram namazına gitmeme engel. Yüzümüzde maske, aramızda mesafe yokken markete dahi gidemiyoruz, bir virüsün yarattığı dünya çapındaki salgın hac farizasını da, sanatsal/sportif faaliyetleri de sekteye uğrattı. Sürekli tedavisi ve aşısı olmayan bu hastalığa karşı hiç aklımızdan çıkarmadan, bir an bile boş vermeden kendimizi korumak zorundayız. Bu durumun yarattığı zihni meşguliyet görünmeyen bir düşmana karşı daima tetikte olmayı gerektiriyor ve dayattığı bu şiddet duygusu bıktırıyor insanı. Ekonomik şiddet deseniz, fazlasıyla var hayatımızda. Geçimimizi, genel tanıma uygun olarak söyleyecek olursam sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçlarımızı gidermek zorundayız ve gün be gün kötüye giden koşullar ekonomik anlamda geleceğimizin parlak olmadığını gösteriyor bize. Daha az para, daha çok gereksinim ile yaşamaya çalışıyor, bu durumun kısıtlayıcılığını çaresizlik içinde duyumsuyoruz. Parasız kalma endişesi ile obsesif halleri idrak ediyoruz. Deprem olgusunun iç dünyamızı nasıl tedhiş ettiğini unutabilir miyiz? Evimizde, iş yerimizde ya da başka mekanlarda bu doğa olayıyla karşılaşıp enkaz altında kalmayı, ailemizi, sevdiklerimizi kaybedebilecek olmayı hiç mi düşünmedik? Dini şiddet ayrı bir konu; neredeyse herkesin birbirine dayattığı bir değerler manzumesi halini almış din olgusu. Bir ucunda fanatizm, diğer ucunda saygısızca aşağılama olan taraflar arasında kimin gücü yani şiddeti yeterse diğerine karşı bu en değerli olguyu baskı aracı olarak kullanma peşinde. Sosyal şiddet, aile, akraba, çevre, toplum baskısı her an, her yerde. Politik şiddetten söz etmeme gerek var mı peki? Hayır, yok, dünya krallığı için insanlar birbirlerini yok etmeye, yok edemiyorlarsa da lanetlemeye ant içmiş gibi davranıyorlar. Buna da politika diyoruz. Düşmanlık duyguları ile karşıtını yok etme, değersizleştirme, değerlerini hor görmeden ibaret politika. İnsanın insana uyguladığı şiddet ise yukarıdakilere dair bir hülasa halini alıyor yaşamımızda. Çinde Uygur Türkü olmanın, Kadıköyde çarşaflı olmanın, Fatihte eşcinsel olmanın, Türkiyede Ermeni, İsrailde Filistinli olmanın, Trabzonda Fenerbahçeli olmanın, yani özetle farklı, öteki olmanın yarattığı ezici yalıtılmışlık ve korku ne tür bir şiddetin sonucudur sizce? Kalabalıkların arasında duvardaki bir tuğla kadar isimsiz ve önemsiz olduğunun bilincindeki kişi, aslında yalnızlık şiddetinin mazlumu değil midir? Tabi, şiddetlerin en kaçınılmazı, en korkuncu ölümün ta kendisidir.

 

Goya... Sen ne biçim bir adamışsın...


Şiddetten başka bir şey yok hayatımızda. Her ne yiyorsak, ister fıstıklı pasta, ister elmalı turta, ister zeytinyağlı fasulye, ister kadınbudu köfte, ister acılı lahmacun, ister kıymalı bamya, ister baklava, ister ister kelle paça, ister ıslak hamburger, ister spagetti, ister hünkârbeğendi, ister nutella isterse mıhlama… Her ne yiyorsak, önümüze gelen tabağın üzerine bir çorba kaşığı tuz atıldığını ve bize öyle servis edildiğini düşünün. En leziz, en keyifli yiyecekler bile ne hale gelir öyle… Yıllarınızın, hatta yaşamınızın böyle geçtiğini, tüm öğünlerinizin sözünü ettiğim gibi olduğunu hayal edin şimdi. Şiddet, her konuda, her yerde, her bakımdan hayatımızın tüm pencerelerinden bize saldırıyor ve vücudumuz bize zevk vermekten uzak hale getirilmiş bu yiyeceklerdeki aşırı tuzla perişan oluyor zamanla. Ruhumuz çürüyor dehşetin yarattığı gerilimle. Böyle geçiyor yıllar. Biri diğerini takip ediyor. Dört gün sonra 48’ime gireceğim, 47’nin tarih olacağı bu yaz gecesinde çevremdeki dünyanın beni buruk, sert, bıkkın, ezik, mutsuz, öfkeli, duygusuz ama kederli birine dönüştürdüğünü fark etmek zor değil. Bugün uyarıcılar şiddetin türlü renklerini üzerine düşürüyor ve ben sadece karamsarlıkla, kaygıyla bekliyorum. Kendimi şiddetin her formuyla mücadele ederken görüyorum ve ben, ben olmaktan her geçen yıl uzaklaşıyorum.

 


Yazının sonuna geldiğimize göre artık görüyorsunuzdur ki ben şiddet kavramını genel geçer kabulden çok farklı ele alıyorum. Ortadan kaldırmaya, geçiştirmeye, etkisiz hale getirmeye gücümüzün yetmediği bir tehdidin ruhumuzda yarattığı terör duygusuna şiddet diyorum ben. 



Ruhlarımız çok farklı beslenebilirdi... Bizler çok farklı olabilirdik...




Dayanmanın da bir sınırı olmalı. Açıkçası, Havva olmasa çoktan pes etmiştim. Mücadeleci biri olmadığı sağır sultan bile biliyor zaten.