Zaman akıyor. Iron Maiden bir şarkısında “the sands of time,
for me, are running low” buyurmuştu. Kimi zaman su gibi aktığı hissedilir,
bazen de geçmek bilmez gelir bize, ne var ki o hep aynı hızda akar gider. Kum
tanecikleri tükenene kadar. Azalıyor tepecik, var mı itirazı olan? Baba tarafım
hayata tapınan, aldıkları her bir nefes için delice mutlu olan salaklar, anne
tarafım ciğerlerine çektikleri hava kütlesi bu kez son olsun, daha istemez,
bitsin bu iş diye mırıldanan gamlı baykuşlar. Benden nasıl olmamı bekliyor ki
insanlar? Kardeşimin yaptırdığını öğrendiğim etnik kökenle ilgili DNA testiyle
üç aşağı beş yukarı benzer olduğu varsayılabilecek genlerimde %35-40 Balkan,
%35-40 Pers, %20 Türk özellikleri var mesela. Aq, Helenistik kültür adamıyım
ben, DNA’m bunu bağırıyor, içinde bulunduğumuz çağ duymuyor. Duysa ne yapacak
peki? “ha, OK o zaman” der geçer. Neyse.
Geçen zamanda neler olduğuna gelince…
Kuyruklu sevgilimin
iç – dış parazit aşıları için Havva ile beraber veterinere gittiğimizde kafeste
bir yavru kedi görmüştük, belli ki sahiplendirilmek için meçhul bir talihli
(belki de talihsiz) birini bekliyordu. Sıradan, tipi, görünüşü her hangi bir
özellik taşımayan 2-3 aylık bir tekir. Malum, kadınların hormonal yazgılarıdır:
Annelerinin kucağında, bebek arabasında vs. bir insan yavrusu görmeyiversinler,
hemen içleri titrer, sevgi ve şefkat kabarması yaşarlar. Belki lanet olası
potansiyel bir ittir o bebek ya da her fırsatta sıçan kusan ağlayan bir
işkenceci. Veya anası nefret ediyordur kendisinden, sevmediği bir adamdan
yapmış olabilir, boşanmak istiyor da yavru yüzünden adım atamıyordur, bir sürü
olasılık var. Ama hayır, başka bir kadın gördüğünde bunları aklına dahi
getirmez kahrolası hormonları yüzünden. Havva bunun bir üst modeli. Bütün
bebeklere, çocuklara aşık, bir de hayvanlara. Daha önce aramızda geçen bir konuşmayı hatırlatayım, ne tür bir şefkat jeneratörü
varsa artık içinde, sürekli üretim halinde, dinlenmesi arızası yok:
Veterinerdeki kedi yavrusunu görünce eridi. Kafesin parmaklıkları arasından
kediye dokunmaya çalıştı, kedi zaten el kadar, patileri de kalem gibi ince,
gözümün içine baktı Havva, arada bir depreşen ve şimdi gene ağzımı yokladığı
eve ikinci kedi alma konusu gözlerinde alev alev yanıyor… Veteriner baktı Havva
için için istiyor kediyi, başladı anlatmaya; çok sevgi dolu, çok oyuncu bir
kediymiş, alırsak pişman olmazmışız falan filan. Hiç oralı olmadım, net bir
şekilde veterinerin duyacağı şekilde Havva’ya bir kedimizin olduğunu, ikinci
kedinin masrafının, zahmetinin, meşguliyetinin bize zorluk çıkaracağını, katiyen
ikinci bir kedi istemediğimi söyledim. İtiraz etmedi, başını öne eğip peki
dedi, daha önceki ikinci krizleri gibi sönümlenmesini bekledi. Parazit
damlalarını aldık, eve geçtik.
Birkaç günde bir yavru kediden bahsetmeye başladı sonra. Bir
kere – o da kafeste – gördüğü kediyi özlediği belliydi, evdeki kedimizi (benim
kuyruklu prensesim) sevip okşarken bile veterinerdeki yavrudan bahsetmeye
başladı. Kafeste olduğu için üzülüyordu, iyi bir ailenin evine gitsin diye dua
ediyordu.
20 Mayıs, evlilik yıldönümümüzdü. Hediye almak lazım tabii
ancak para yok. Güzel bir şey almak için ya çok düşünmem, çok uğraşmam, ya da
çok para harcamam gerekir ama ne para ne enerji var. Tarih yaklaştıkça fark
ettim ki evlendiğimiz günde beri set çekip kesinlikle kabul etmediğim ikinci
kedi meselesinde ışık yakacak olursam, pırlanta yüzükten daha mutlu olacak
Havva, böyle tuhaf bir çocuksu/meleksi bir yanı var. (By the way, Geçen hafta
kendisine nişan hediyem olan pırlanta bileziği metroda düşürdü. Gitti, kaybetti!
Pis. Neyse.) Gittim veterinere, aaa, vitrindeki kafes boş. İnşallah biri gelip
evine götürmüştür diye içeri girdim, içerde veteriner, 50 yaşlarında bir adam,
üç tane de 25-30larında hatun keyifle sohbet ediyorlar, yavru kedi de bir onun
kucağında, bir öteki alıp burnuna öpücük konduruyor filan. Birkaç saniyede
anlaşılıyor ki grup birbirine yabancı, orada toplaşmışlar, hayvan sever tipler.
Veteriner beni tanıdı hemen, ruhsuz bir ses tonuyla bu yavrunun cinsiyetini
sordum. “Dişi” dedi adam, hadi ya, keşke erkek olsaydı diye söylendim. Orta
yaşlı adam dişiler çok uyumludur sevecendir diye itiraz etti hemen, kadınlar
görünüşümden korktular sanırım, ses çıkarmadan bana baktılar. Bir adama, bir
veterinere baktım. “Erkek olsaydı arkamı dönüp gitmiştim şu an, bu konu benim
için kapanmıştı. Erkek kediler pis ve çirkef oluyor genelde, maalesef dişiymiş,
şimdi biraz daha düşünmem lazım” diye yarım ağızla konuştum. Kadınların kafası
karışmış olmalı diye onlara döndüm, “ne varsa kızlarda var” diye Buster Keaton yüzüne iliştirilmiş Tecavüzcü Coşkun
cümlesini çıkardım ağzımdan, kıs kıs gülen veterinere selam verip çabucak
çıktım oradan. Aradan üç dört gün geçti, gene yolumu oraya düşürdüm, içeri
girdim. Farklı insanlar, aynı sahne: Veteriner,
50lilerinde bir adam, iki ya da üç tane, tam hatırlamıyorum sayılarını,
30larında kadınlar. O an kafamda bir ampul yandı: Orta yaşlı erkekler için
veterinerler münbit, bereketli bir piyasa niteliğindeydi, kadın peşinde koşmaya
gerek yok çünkü zaten veterinere gelenlerin çoğu kadın. Bu hayvan manyağı
tipler, kendileri gibi arıza adamlara da çok soğuk/nemrutça davranmazlar, çünkü
ortada asgari müşterek var. Kedi, köpek. Hele bizimki gibi veteriner de
sohbete, muhabbete düşkün ve oturma odası ortamında tutuyorsa muayenehaneyi,
her şey kıvamında demektir. Neyse, şimdilik benim için erken, hem zaten dünyanın
en harika kadınıyla evliyim, bunları düşünmenin sırası değil dedim kendime,
veterinere selam verip şöyle konuştum: “Evde 5,5 yaşında, sakin, huzurlu, melek
ruhlu bir kedimiz var. Bu yavruyu alırsak aralarında anlaşmazlık olabilir, yaş
farkı, kuşak farkı çok. Eğer huzursuzluk yaşanırsa geri getirebilme şartıyla bu
yavruyu almayı düşünüyorum, onay veriyor musunuz?” Ondan önce piyasa lafa
daldı, çok iyi anlaşırlarmış, kucak kucağa uyurlarmış, abla kardeş olurlarmış…
Yersen. Veteriner 10 gün beraber kalsınlar, eğer sorun yaşamaya devam ederlerse
geri getirebilirsiniz dedi. Ertesi gün 20 mayıs, evlilik yıldönümü, işten gelen
Havva’yı yolda karşıladım, bir şey söylemeden veterinere doğru götürdüm, ne
olduğunu anlamadı bile benim güzel sevgilim. Evimize ikinci bir kedi almakla
ilgili tüm çekincelerimi veterinerin huzurunda tekrarladıktan sonra konuşmamın
sonunda “ikinci evlilik yıldönümümüz için sana hediyem, bu konudaki vetomu geri
çekmek, tüm sorumluluğu sana yükleyerek önünde engel olmaktan çekilmek” diye
kestirip attım, 10 gün şartını da yineleyerek. Havva, benim güzel Havvam, az
daha sevinçten ağlayacaktı. O kadar mutlu oldu. Çeyrek saat sonra evdeki hayvan
sayısı bir artmış oldu böylece. Bir öküz, bir at, iki kedi. Üç haftadır beraber
yaşıyoruz, küçük şırfıntının ismi Kepçe oldu. Benim güzel prensesim, uslu,
uykucu, sakin, iki yıldır bir kez olsun hiçbir mobilyayı tırmalamamış, geldiği
günden beri sehpada dizili duran satranç taşlarını devirmemiş, eve en küçük bir
zarar ziyan vermemiş bir hanımefendi, 3 mart doğumlu bu sokak kızı ise tam
tersi, yaramaz, ısırgan, tırmıkçı, hoplayan zıplayan fırıldağın teki, her şey
oyuncak onun için, topuğum da, kuyruğu da, askıdaki çamaşırlar da. Son planda
kuyruklu sevgilime hayatı zehir eden bu zilli Kepçe, eve renk ve hareket de
getirdi. Her şeyi boş verin, Havva mutlu. Bu bana yeter. Tek kuruş harcamadan
içini kıpırdatan bir hediye almış oldum ona.
Bu meseleyi kapatalım.
İki hafta kadar önce geldiler, hakkımda açılmış bir
soruşturma bulunduğunu tebliğ edip ifademi almak için davet ettiler. Birkaç gün
sonra gittim, gayet medeni bir ortamda üç saat kadar süren ifademi verdim.
Saçma sapan suçlamalar var, hepsi yalan dolan. Kendimi savunmak çok tuhaf bir
his, iftiraya hedef olmak berbat bir duygu. Üç sene sonra hakkımdaki adli süreç
böylece başlamış oldu. Sonrası Allah kerim. Üzerime sıçratılmış bu çirkin
lekeyi temizleyebilirim umarım.
Bu konu da bu şimdilik bu kadar.