12 Haziran 2019 Çarşamba

DEĞİŞEN VE DEĞİŞMEYEN ŞEYLER ÜZERİNE…




Zaman akıyor. Iron Maiden bir şarkısında “the sands of time, for me, are running low” buyurmuştu. Kimi zaman su gibi aktığı hissedilir, bazen de geçmek bilmez gelir bize, ne var ki o hep aynı hızda akar gider. Kum tanecikleri tükenene kadar. Azalıyor tepecik, var mı itirazı olan? Baba tarafım hayata tapınan, aldıkları her bir nefes için delice mutlu olan salaklar, anne tarafım ciğerlerine çektikleri hava kütlesi bu kez son olsun, daha istemez, bitsin bu iş diye mırıldanan gamlı baykuşlar. Benden nasıl olmamı bekliyor ki insanlar? Kardeşimin yaptırdığını öğrendiğim etnik kökenle ilgili DNA testiyle üç aşağı beş yukarı benzer olduğu varsayılabilecek genlerimde %35-40 Balkan, %35-40 Pers, %20 Türk özellikleri var mesela. Aq, Helenistik kültür adamıyım ben, DNA’m bunu bağırıyor, içinde bulunduğumuz çağ duymuyor. Duysa ne yapacak peki? “ha, OK o zaman” der geçer. Neyse.

Geçen zamanda neler olduğuna gelince…

 Kuyruklu sevgilimin iç – dış parazit aşıları için Havva ile beraber veterinere gittiğimizde kafeste bir yavru kedi görmüştük, belli ki sahiplendirilmek için meçhul bir talihli (belki de talihsiz) birini bekliyordu. Sıradan, tipi, görünüşü her hangi bir özellik taşımayan 2-3 aylık bir tekir. Malum, kadınların hormonal yazgılarıdır: Annelerinin kucağında, bebek arabasında vs. bir insan yavrusu görmeyiversinler, hemen içleri titrer, sevgi ve şefkat kabarması yaşarlar. Belki lanet olası potansiyel bir ittir o bebek ya da her fırsatta sıçan kusan ağlayan bir işkenceci. Veya anası nefret ediyordur kendisinden, sevmediği bir adamdan yapmış olabilir, boşanmak istiyor da yavru yüzünden adım atamıyordur, bir sürü olasılık var. Ama hayır, başka bir kadın gördüğünde bunları aklına dahi getirmez kahrolası hormonları yüzünden. Havva bunun bir üst modeli. Bütün bebeklere, çocuklara aşık, bir de hayvanlara. Daha önce aramızda geçen bir konuşmayı hatırlatayım, ne tür bir şefkat jeneratörü varsa artık içinde, sürekli üretim halinde, dinlenmesi arızası yok: Veterinerdeki kedi yavrusunu görünce eridi. Kafesin parmaklıkları arasından kediye dokunmaya çalıştı, kedi zaten el kadar, patileri de kalem gibi ince, gözümün içine baktı Havva, arada bir depreşen ve şimdi gene ağzımı yokladığı eve ikinci kedi alma konusu gözlerinde alev alev yanıyor… Veteriner baktı Havva için için istiyor kediyi, başladı anlatmaya; çok sevgi dolu, çok oyuncu bir kediymiş, alırsak pişman olmazmışız falan filan. Hiç oralı olmadım, net bir şekilde veterinerin duyacağı şekilde Havva’ya bir kedimizin olduğunu, ikinci kedinin masrafının, zahmetinin, meşguliyetinin bize zorluk çıkaracağını, katiyen ikinci bir kedi istemediğimi söyledim. İtiraz etmedi, başını öne eğip peki dedi, daha önceki ikinci krizleri gibi sönümlenmesini bekledi. Parazit damlalarını aldık, eve geçtik.


Birkaç günde bir yavru kediden bahsetmeye başladı sonra. Bir kere – o da kafeste – gördüğü kediyi özlediği belliydi, evdeki kedimizi (benim kuyruklu prensesim) sevip okşarken bile veterinerdeki yavrudan bahsetmeye başladı. Kafeste olduğu için üzülüyordu, iyi bir ailenin evine gitsin diye dua ediyordu.

20 Mayıs, evlilik yıldönümümüzdü. Hediye almak lazım tabii ancak para yok. Güzel bir şey almak için ya çok düşünmem, çok uğraşmam, ya da çok para harcamam gerekir ama ne para ne enerji var. Tarih yaklaştıkça fark ettim ki evlendiğimiz günde beri set çekip kesinlikle kabul etmediğim ikinci kedi meselesinde ışık yakacak olursam, pırlanta yüzükten daha mutlu olacak Havva, böyle tuhaf bir çocuksu/meleksi bir yanı var. (By the way, Geçen hafta kendisine nişan hediyem olan pırlanta bileziği metroda düşürdü. Gitti, kaybetti! Pis. Neyse.) Gittim veterinere, aaa, vitrindeki kafes boş. İnşallah biri gelip evine götürmüştür diye içeri girdim, içerde veteriner, 50 yaşlarında bir adam, üç tane de 25-30larında hatun keyifle sohbet ediyorlar, yavru kedi de bir onun kucağında, bir öteki alıp burnuna öpücük konduruyor filan. Birkaç saniyede anlaşılıyor ki grup birbirine yabancı, orada toplaşmışlar, hayvan sever tipler. Veteriner beni tanıdı hemen, ruhsuz bir ses tonuyla bu yavrunun cinsiyetini sordum. “Dişi” dedi adam, hadi ya, keşke erkek olsaydı diye söylendim. Orta yaşlı adam dişiler çok uyumludur sevecendir diye itiraz etti hemen, kadınlar görünüşümden korktular sanırım, ses çıkarmadan bana baktılar. Bir adama, bir veterinere baktım. “Erkek olsaydı arkamı dönüp gitmiştim şu an, bu konu benim için kapanmıştı. Erkek kediler pis ve çirkef oluyor genelde, maalesef dişiymiş, şimdi biraz daha düşünmem lazım” diye yarım ağızla konuştum. Kadınların kafası karışmış olmalı diye onlara döndüm, “ne varsa kızlarda var” diye Buster Keaton yüzüne iliştirilmiş Tecavüzcü Coşkun cümlesini çıkardım ağzımdan, kıs kıs gülen veterinere selam verip çabucak çıktım oradan. Aradan üç dört gün geçti, gene yolumu oraya düşürdüm, içeri girdim. Farklı insanlar, aynı sahne: Veteriner,  50lilerinde bir adam, iki ya da üç tane, tam hatırlamıyorum sayılarını, 30larında kadınlar. O an kafamda bir ampul yandı: Orta yaşlı erkekler için veterinerler münbit, bereketli bir piyasa niteliğindeydi, kadın peşinde koşmaya gerek yok çünkü zaten veterinere gelenlerin çoğu kadın. Bu hayvan manyağı tipler, kendileri gibi arıza adamlara da çok soğuk/nemrutça davranmazlar, çünkü ortada asgari müşterek var. Kedi, köpek. Hele bizimki gibi veteriner de sohbete, muhabbete düşkün ve oturma odası ortamında tutuyorsa muayenehaneyi, her şey kıvamında demektir. Neyse, şimdilik benim için erken, hem zaten dünyanın en harika kadınıyla evliyim, bunları düşünmenin sırası değil dedim kendime, veterinere selam verip şöyle konuştum: “Evde 5,5 yaşında, sakin, huzurlu, melek ruhlu bir kedimiz var. Bu yavruyu alırsak aralarında anlaşmazlık olabilir, yaş farkı, kuşak farkı çok. Eğer huzursuzluk yaşanırsa geri getirebilme şartıyla bu yavruyu almayı düşünüyorum, onay veriyor musunuz?” Ondan önce piyasa lafa daldı, çok iyi anlaşırlarmış, kucak kucağa uyurlarmış, abla kardeş olurlarmış… Yersen. Veteriner 10 gün beraber kalsınlar, eğer sorun yaşamaya devam ederlerse geri getirebilirsiniz dedi. Ertesi gün 20 mayıs, evlilik yıldönümü, işten gelen Havva’yı yolda karşıladım, bir şey söylemeden veterinere doğru götürdüm, ne olduğunu anlamadı bile benim güzel sevgilim. Evimize ikinci bir kedi almakla ilgili tüm çekincelerimi veterinerin huzurunda tekrarladıktan sonra konuşmamın sonunda “ikinci evlilik yıldönümümüz için sana hediyem, bu konudaki vetomu geri çekmek, tüm sorumluluğu sana yükleyerek önünde engel olmaktan çekilmek” diye kestirip attım, 10 gün şartını da yineleyerek. Havva, benim güzel Havvam, az daha sevinçten ağlayacaktı. O kadar mutlu oldu. Çeyrek saat sonra evdeki hayvan sayısı bir artmış oldu böylece. Bir öküz, bir at, iki kedi. Üç haftadır beraber yaşıyoruz, küçük şırfıntının ismi Kepçe oldu. Benim güzel prensesim, uslu, uykucu, sakin, iki yıldır bir kez olsun hiçbir mobilyayı tırmalamamış, geldiği günden beri sehpada dizili duran satranç taşlarını devirmemiş, eve en küçük bir zarar ziyan vermemiş bir hanımefendi, 3 mart doğumlu bu sokak kızı ise tam tersi, yaramaz, ısırgan, tırmıkçı, hoplayan zıplayan fırıldağın teki, her şey oyuncak onun için, topuğum da, kuyruğu da, askıdaki çamaşırlar da. Son planda kuyruklu sevgilime hayatı zehir eden bu zilli Kepçe, eve renk ve hareket de getirdi. Her şeyi boş verin, Havva mutlu. Bu bana yeter. Tek kuruş harcamadan içini kıpırdatan bir hediye almış oldum ona.












Bu meseleyi kapatalım.

İki hafta kadar önce geldiler, hakkımda açılmış bir soruşturma bulunduğunu tebliğ edip ifademi almak için davet ettiler. Birkaç gün sonra gittim, gayet medeni bir ortamda üç saat kadar süren ifademi verdim. Saçma sapan suçlamalar var, hepsi yalan dolan. Kendimi savunmak çok tuhaf bir his, iftiraya hedef olmak berbat bir duygu. Üç sene sonra hakkımdaki adli süreç böylece başlamış oldu. Sonrası Allah kerim. Üzerime sıçratılmış bu çirkin lekeyi temizleyebilirim umarım.

Bu konu da bu şimdilik bu kadar.