7 Mayıs 2019 Salı

Economics 101 Üzerine


Flann O’Brien’dan ve okuduğum ilk kitabı Üçüncü Polis’ten bahsettiğim blog yazısını hatırlıyor musunuz? Cevabınız hayır değil mi, ne yapalım, canınız sağolsun. Zaten hatırlasanız bile değişen bir şey olmazdı, neticede kitabı okumadınız, sittin sene de okumazsınız. Ona da canınız sağolsun. O zaman biraz spoiler vermeme itirazınız olmaz herhalde.

Kitabın giriş cümlesi şöyle: “İhtiyar Philip Mathers’ı, çenesini kürekle paramparça ederek nasıl öldürdüğümü herkes bilmez; ama öncelikle John Divney’yle olan dostluğumdan bahsetsem daha iyi olur, zira içi oyuk bir kol demirinden kendi elleriyle yaptığı özel bir bisiklet pompasını boynuna indirerek ihtiyar Mathers’ı yere ilk yıkan o olmuştu.”
Soygun gayesiyle girdikleri evde ihtiyar adamı öldürdükten sonra mevtanın sakladığı paracıkları aramaya başlar kahramanımız, birkaç sayfa sonra onun şu anlatısıyla karşılaşırız:
“Tahta parçasını kaldırdım, yanı başıma koydum ve bir kibrit çaktım. Kaldırdığım tahtanın altındaki boşlukta belirsiz yatmakta olan siyah metalden bir para kutusu gördüm. Elimi içeri sokup parmağımı hafifçe geri yatmış olan kulpa geçirdim, ama kibritin ateşi birden bire titreyerek söndü ve birkaç santim havaya kaldırdığım kutunun kulpu parmağımdan kayıverdi. Başka bir kibrit çakmadan elimi boşluğa daldırdım ve tam kutuyu kavramak üzereyken bir şey oldu.
Bunun ne olduğunu tanımlamaya çalışmak beyhude bir çaba olur, ama şu kadarını söyleyebilirim ki, olanı biteni az çok idrak etmeye kalmadan korkudan ödüm patlamıştı. Bende ya da odanın kendisinde olağanüstü bir değişiklik olmuştu. Sanki gün ışığı tabiata aykırı bir şekilde birden bire değişivermiş, gecenin ısısı bir anda muazzam bir dönüşüme uğramış ya da sanki havada yoğunluk göz açıp kapayıncaya kadar iki kat azalmış ya da artmıştı. Belki de bütün bunlar ve diğer her şey aynı anda olup bitmişti, çünkü duyularım tamamen sersemlediğinden hiçbir şeye anlam veremez olmuştum. Yerdeki boşluğa daldırdığım sağ elimi mekanik bir şekilde kapatıp hiçbir şey bulamayınca bomboş bir halde geri çektim. Kutu ortadan kaybolmuştu!”
Bir sayfa daha okuyunca anlatıcının öldürdüğü ihtiyar Mathers’i aynı evde kendisine sessizce, hareketsiz, ama dik dik baktığı satırlara denk geliriz. Anlatıcı uzun uzun tasvir eder bu tekinsiz anı, sonra da evden çıkar gider, kitap devam eder fantastik/gotik/komik çorbası olmuş atmosferiyle. Finalde anlarız ki, anlatıcının elinde kibritle para kutusu diye kurcaladığı şey aslında bir patlayıcıdır, kutunun içindeki bomba patlamış, anlatıcı daha o sahnede ölmüştür. Ne var ki sonrasında kendisini hala hayatta sanmakta, öldüğünün farkına varmadan türlü maceralara sürüklendiğini zannetmektedir. Öldüğünü farketmemiş bir ölü. Yaşamıyor, yaşadığını zannediyor.



Bir süredir iş hayatı içerisindeyim. İnşaat/taahhüt sektörünü yakından gözlemleme fırsatım oluyor ömrümün bu döneminde; büyük patronu, onun taşeronu olup aynı zamanda başkalarının patronunu, ofis çalışanlarını, formenleri, ustaları, beyaz ve mavi yakalıları, mühendisleri, mimarları, teknik elemanları, İSG uzmanlarını, sağlık personelini, vinç operatöründen şantiye bekçisine kadar türlü türlü insanları inceliyorum. İki yılı aşkın bir süredir böyle. Olayın finans ayağına da kafam elverdiğince vakıfım diyebilirim. Şunu en baştan ve en kesin ifadeyle yazmakta hiçbir beis görmüyorum: Herkes batık. Herkes müflis. Herkes pert. En başta bir işi almak neredeyse Adriana Lima ile akşam yemeği ayarlamak kadar zor. İş demek, başlangıçta benzer firmaların sinekler gibi üşüştüğü bal kavanozu gibi bir şey. Mekanik ya da elektrik taahhüt şirketleri vb. otel, hastane, konut gibi işleri almak girecekleri ihaleler için olmayan paralarından teminat mektubu vermek adına bankalara kırk takla atıyor, nasıl 13 yaşındaki kız da, 55 yaşındaki olgun abla da 21 yaşındaymış gibi giyinip kuşanmaya çalışır, aynen öyle, her firma –küçükse kendini olduğundan çok büyük ve etkin, pörsümüş ya da karanlık geçmişiyle üzeri çizilmişse de kendisini hala enerjik ve aktif göstermek için- hem ana işverene, hem bankalara milyon tane şirinlik yapıyor, başka çaresi yok, aksi takdirde işi alması mümkün olmayacak. Riyakarlık sayılmaz bu, patron para kazanmak, çalışanlarına maaş vermek zorunda. Velev ki işi aldı diyelim, elektrik santralinden asansör donanımına, yangın kazanından pis su pompasına kadar, havalandırma kanalından kıytırık boru ya da vida-kelepçelere kadar yüzlerce kalemlik bir malzeme listesi var. Bunların temini hakkında patron kaderiyle başbaşa, zaten en baştan istenilen teminat mektubu, işveren tarafından “bu işi sana vereceğiz ama eğer bizden alacağın ödemeler gecikirse kendi başına ayakta durabilecek misin, onu görmemiz lazım, istediğimiz tutarda bir mektup getirmeye gücün yeter mi bakalım” demekten farksız. Sonra, velev ki iş alındı, söz gelimi falanca hastane inşaatının demir-çelik konstrüksiyon işi olsun, illa ki sözleşmeye aykırı davranılacak, çünkü sorun hep ayı. Ana işveren “işi bitir, paranı al” moduna geliyor, taşeron işveren “paramı düzenli ödeyin, işi bitireyim” diye tavır alıyor, bu arada ne o parayı zamanında verebiliyor, ne diğeri parasını almadığı için işi bitirebiliyor. Neden? Çünkü herkesin önceden kalma başka borçları var. Ana işverenin cebinde 4.000.000 yok, arsayı almak için bankadan çektiği kredinin, bu arada hastaneye alacağı cihazların, bakanlık ruhsatının vs. nasıl kapatılacağı derdinde. Aralarda ufak meblağlarla öldürmeyecek kadar para çıkartabiliyor o kadar. Taşeron işveren parasını takvime göre alamadığı için vaatlerini yerine getiremiyor, getiremediği için alacağını düşündüğü paraya göre yaptığı planlar –malzeme alımı ve üretimden ‘buradan gelecek ödemeyle filanca banka kredisini de kapatırım’ ümidine kadar- alt üst oluyor. İşçi maaşını alamıyor, yemek tedarikçisi, nakliye gibi ara unsurlar durumdan en acı şekilde etkileniyor. Bu noktada korkunç kısır döngü başlıyor demek yerinde olurdu, ama hatırlarsanız az evvel ana işverenin cebinde 4.000.000 yok demiştim, çünkü başka kalemlere yapmaya öncelik verdiği masrafları vardı. Hâlbuki bu demir-çelik taşeronuna alacağı hizmet karşılığında 1.000.000 vermek üzere anlaştı. Mekanikçisi ayrı, elektrikçisi ayrı, betoncusu ayrı. İşte şimdi kısır döngüye geldik, herkesin çılgınca, havsalayı zorlayacak ölçüde borcu var. Herkesin de aynı ölçüde çılgınca, akılları durduracak kadar çok alacağı var. Ama para yok. Para kimsede yok. Yedi sıfırlı alacağı olanın da, dört sıfırlı alacağı olanın da parası yok, çünkü hiç biri alacağını alamıyor.

Peki hayat nasıl devam ediyor? Tahmin ettiğiniz gibi, borçla. Uygun, nispeten düşük faizli kredi bulunduğu anda bankalara hücum ederek, karşılıklı çek kırdırarak, faktöringlerin kapısını aşındırarak, maaşları geciktirerek, diş sıkarak.


Bu konuda daha çok şey yazabilirim, ama gerek yok. Dedim ya, aslında herkes batık. Bitik. Mücadele ediyorlar, ayakta kalmaya çalışıyorlar, ustabaşı da, mühendis de başka çareleri yok, didiniyorlar. Çalıştığım şirket 2018 yılı içinde 6.000.000TL’den fazla çek ödedi. Bugün itibarıyla, yani yılın ilk beş ayında 2019 yılı için 4.500.000TL yakın çek kesildi. Büyük rakamlar. Bu paraların kazanılmadığını, gelecek paraların hayaliyle/ümidiyle çekilen kredilerle, alınan borçlarla, çek paslaşmalarıyla daha da dibe batıldığını anlatmaya çalışıyoum sadece.


Sektörde yakın zamanda iflas etmiş bir firma hakkında sarf edilen “falancaları duydunuz mu? Bir günde 17 çekleri yazılmış, patlamışlar.” cümleleri, ihtiyar Philip Mathers’i görmekten farksız.

Ekonomi hakkında da yazdım ya, bu bloğa artık karada ölüm yok.







Not 1: 60m. Uzunluğundaki vincin operatörüne (adam deli, hiç kimseye eyvallahı olmayan tam bir arıza, siz de yaz-kış, yağmurda fırtınada Allahın her günü 60m. yüksekliğindeki bir vince merdivenle tırmanacak olursanız arıza olmanız kaçınılmaz) geçenlerde büyük patron sordu, her tırmanışında bir büyük şişe su ile çıkıyorsun, boş şişeyle iniyorsun, o su ne oluyor diye. Adam öyle pis bir kahkaha attı ki herkes o suyun ne olduğunu anladı. Kıssadan hisse: Vinçlerin altından geçmemeye özen gösterin.

Not 2: Bugün iş dönüşü metroda elimdeki kitaba, Ceberut Martin’e gömülmüşken duraklardan birinde Erol Mütercimler geldi yanıma oturdu. Başımı çevirip “Winter is Coming” demeye durdum, son anda kendimi tuttum.