26 Ocak 2019 Cumartesi

Geçen Zaman ve Bir Takım Notlar Üzerine…



Latinler’in iki sözü bir arada: tempora mutantur et nos mutamur in illis; sic transit gloria mundi. “Zaman değişir ve bizi değiştirir, dünyanın ihtişamı işte böyle geçip gider.” 46 yaşına gelmiş bir adam olarak değişimin türlü evrelerinden geçtim ve dünyamın ihtişamı da geçip gitti gözlerimin önünden. Gençliğim gitti, enerjim bitti, ümitlerim ya da hayallerim tükendi. Heves ve heyecanım terk etti beni. Böyle böyle ölüyorum işte. Yaşlı ya da ihtiyar değilim daha; ne var ki artık yaşlandıkça gibi bir kelime kullanabiliyorum konuşurken. Evet, yaşlandıkça daha çok düşünüyor insan, daha eylemsiz, öte yandan daha tarafsız davranabiliyor. Dünyaya geleli 46, kakamın geldiğini söyleyeli 45, hala nedenini çözmeye çalıştığım ihracımın ardından 2.5, ruhumun ışığıyla evleneli 1.5 sene geçti. Daha erken uyuyup daha az konuşuyorum artık. Bekliyorum, beklediğimin ne olduğunu bilmeden. İnsanlara bazen nefret dolu gözlerle bakıyorum, bir Medusa türevi olsaydım bakışlarımla kurşunlar yağdırırdım sanırım. Zaman değişti ve beni mendebur bir adama dönüştürdü. Beklemeye devam ediyorum.

*

Zamanımı kitaplarla, bir de on küsur sene sonra tekrarlayan eski bağımlılığımla, satrançla dolduruyorum epeydir. İbn Haldun’un kaleme aldığı Mukaddime’yi okudum, yaklaşık 1500 sayfaydı. Ardından Kelbî’nin Putlar Kitabı’nı. Dört yüz sayfa okuduktan sonra sıkılıp yarım bıraktığım Sterne’nin Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri kitabının ön sözünü Orhan Pamuk yazmıştı, nefis bir metindi doğrusu, gayet kıvamında bir edebiyat eleştirisi yaptıktan sonra “bu kitaptan bunalan, bezenler olacaktır, onlar ne yazık ki neşeden keyiften uzak, ciddi ve donuk tiplerdir” şeklinde özetleyebileceğim ifadeler kullanmıştı ve doğrusu bu yaklaşım beni motive etmiş gibiydi başta, heyhat… Hatta Alas, poor Yorick. Mezbahada çalışan bir kasaba hayvan haklarından, inşaatta harç karan ameleye Beethoven’dan bahsetmek gibi bir şey. Orhan Pamuk’tn utana sıkıla Sterne’i bir kenara atıp Robert Musil’in Günlükler’i aldım elime, Musil beni anlıyor. Derdimi tiye alan zıpır ve eğlence peşinde olanı değil, ıstırabımı bilen, benimle aynı dili konuşan birini istiyorum. Musil iyidir. Başka kitaplar da vardı ama aklıma gelmiyor şimdi.

Satranç demiştim. Online olarak cep telefonundan oynuyorum, 26 ağustosta programı telefonuma kurmuşum, az evvel baktım istatistiklerime ve gördüm ki günde ortama 105 dakika oynamışım bugüne dek. Ne kadar boş bir adamım değil mi…

*

Şantiyede benden epeyce genç bir delikanlı var; son derece efendi, saygılı, hakka-hukuka dikkat eden biri. Genelde beraber çalışıyoruz. Bugün şantiyenin karşısındaki kafede oturduğumu görünce yanıma geldi bir şey sormak için, ona da bir kahve ısmarladım, konuşurken önümüzdeki kaldırımda 25-30 yaşlarında uzunca boylu bir embesil belirdi, adamın katıksız embesil olduğu anlamak saç stiline bakıldığında hiç zor değildi. İş arkadaşım bu moronu gördüğünde birden istem dışı bir şekilde kopup geldiği orta Anadolu şivesine büründü, yaygın bir ağız ve gırtlaktan gelen vurgularla konuşmaya başladı:

“abi, şu herifi yatırıp Allah yarattı demeyecen, kafasını kesecen.”

Duraksadım, “berbat bir saçı var, belli ki adam tam bir mal ama kafasını neden kesiyorsun ya?”

Hiç böyle bir soruyu beklemiyordu sanırım, bu defa o durakladı, yarım gülen bir yüzle bana bakıp makul bir cevap vermeye çalıştı ama nafile, az önce söylediğinin makul bir açıklaması yoktu çünkü.

“Ne bileyim abi ya… Bizim orada böyle saçını uzatan erkeklere hep öyle derler.”

“Sevmemeyi, beğenmemeyi anlarım, ben de aynı fikirdeyim gerizekalı bu herif ama gerizekalıların kafasını kesemeyiz yoksa dünya nüfusu çok azalmaz mı?”

Güldü, sonra aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı:

“Bir aralar modaydı, babam keçi sakalı bırakmıştı ben ortaokuldaydım o zaman, annem de babama sürekli kes şu şeytan sakalını diyordu, neyse bir gece babam uyurken annem makasla babamın sakalını dibinden kesti abi. Babam uyandığında farketmiş, sonra Allah ne verdiyse, anneme girişti.”

Neşeyle anlattığı bu anekdota nasıl tepki vereceğimi bilemedim o an. Gözlerim biraz büyümüş olabilir sorarken, “sakalını kestiği için anneni mi dövdü?”

Onaylarcasına başını salladı, “zaten annemi sürekli döverdi, değişik bir durum değildi yani, ha bu defa annem zaten hep dayak yiyorum bari boşa gitmesin demiş olabilir” diye kikirdedi, yanımıza başka biri geldi, konu değişti.

  

Aydınlar, enteller, danteller, entellektüeller, insan hakları savunucuları, kadın koruyucuları, feministler, solcular, devrimciler, ötekiler, berikiler uğraşsınlar dursunlar gayri, kendi çaplarında Anadolu insanına eşik atlatmaya, bilinç kazandırmaya yönelik çalışıp bir yandan da vicdanları masturbe ederken. 

Bu çocuk kadar beyefendi birini az tanıdım hayatımda. Bir gün mesleğime geri dönersem, ilişkimi kesmeyeceğim nadir kişiler arasında.

Ama, malzeme aynı malzeme.


*

Çok yorgunum blog…