Latinler’in iki sözü bir arada: tempora mutantur et nos
mutamur in illis; sic transit gloria mundi. “Zaman
değişir ve bizi değiştirir, dünyanın ihtişamı işte böyle geçip gider.” 46
yaşına gelmiş bir adam olarak değişimin türlü evrelerinden geçtim ve dünyamın
ihtişamı da geçip gitti gözlerimin önünden. Gençliğim gitti, enerjim bitti,
ümitlerim ya da hayallerim tükendi. Heves ve heyecanım terk etti beni. Böyle
böyle ölüyorum işte. Yaşlı ya da ihtiyar değilim daha; ne var ki artık yaşlandıkça gibi bir kelime
kullanabiliyorum konuşurken. Evet, yaşlandıkça daha çok düşünüyor insan, daha
eylemsiz, öte yandan daha tarafsız davranabiliyor. Dünyaya geleli 46, kakamın
geldiğini söyleyeli 45, hala nedenini çözmeye çalıştığım ihracımın ardından 2.5,
ruhumun ışığıyla evleneli 1.5 sene geçti. Daha erken uyuyup daha az konuşuyorum
artık. Bekliyorum, beklediğimin ne olduğunu bilmeden. İnsanlara bazen nefret
dolu gözlerle bakıyorum, bir Medusa türevi olsaydım bakışlarımla kurşunlar
yağdırırdım sanırım. Zaman değişti ve beni mendebur bir adama dönüştürdü. Beklemeye
devam ediyorum.
*
Zamanımı kitaplarla, bir de on küsur sene sonra tekrarlayan
eski bağımlılığımla, satrançla dolduruyorum epeydir. İbn Haldun’un kaleme
aldığı Mukaddime’yi okudum, yaklaşık 1500 sayfaydı. Ardından Kelbî’nin Putlar
Kitabı’nı. Dört yüz sayfa okuduktan sonra sıkılıp yarım bıraktığım Sterne’nin
Tristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri kitabının ön sözünü Orhan
Pamuk yazmıştı, nefis bir metindi doğrusu, gayet kıvamında bir edebiyat
eleştirisi yaptıktan sonra “bu kitaptan bunalan, bezenler olacaktır, onlar ne
yazık ki neşeden keyiften uzak, ciddi ve donuk tiplerdir” şeklinde
özetleyebileceğim ifadeler kullanmıştı ve doğrusu bu yaklaşım beni motive etmiş
gibiydi başta, heyhat… Hatta Alas, poor
Yorick. Mezbahada çalışan bir kasaba hayvan haklarından, inşaatta harç
karan ameleye Beethoven’dan bahsetmek gibi bir şey. Orhan Pamuk’tn utana sıkıla
Sterne’i bir kenara atıp Robert Musil’in Günlükler’i aldım elime, Musil beni
anlıyor. Derdimi tiye alan zıpır ve eğlence peşinde olanı değil, ıstırabımı
bilen, benimle aynı dili konuşan birini istiyorum. Musil iyidir. Başka kitaplar
da vardı ama aklıma gelmiyor şimdi.
Satranç demiştim. Online olarak cep telefonundan oynuyorum,
26 ağustosta programı telefonuma kurmuşum, az evvel baktım istatistiklerime ve
gördüm ki günde ortama 105 dakika oynamışım bugüne dek. Ne kadar boş bir adamım
değil mi…
*
Şantiyede benden epeyce genç bir delikanlı var; son derece
efendi, saygılı, hakka-hukuka dikkat eden biri. Genelde beraber çalışıyoruz.
Bugün şantiyenin karşısındaki kafede oturduğumu görünce yanıma geldi bir şey
sormak için, ona da bir kahve ısmarladım, konuşurken önümüzdeki kaldırımda
25-30 yaşlarında uzunca boylu bir embesil belirdi, adamın katıksız embesil
olduğu anlamak saç stiline bakıldığında hiç zor değildi. İş arkadaşım bu moronu
gördüğünde birden istem dışı bir şekilde kopup geldiği orta Anadolu şivesine
büründü, yaygın bir ağız ve gırtlaktan gelen vurgularla konuşmaya başladı:
“abi, şu herifi yatırıp Allah yarattı demeyecen, kafasını
kesecen.”
Duraksadım, “berbat bir saçı var, belli ki adam tam bir mal
ama kafasını neden kesiyorsun ya?”
Hiç böyle bir soruyu beklemiyordu sanırım, bu defa o
durakladı, yarım gülen bir yüzle bana bakıp makul bir cevap vermeye çalıştı ama
nafile, az önce söylediğinin makul bir açıklaması yoktu çünkü.
“Ne bileyim abi ya… Bizim orada böyle saçını uzatan
erkeklere hep öyle derler.”
“Sevmemeyi, beğenmemeyi anlarım, ben de aynı fikirdeyim
gerizekalı bu herif ama gerizekalıların kafasını kesemeyiz yoksa dünya nüfusu
çok azalmaz mı?”
Güldü, sonra aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı:
“Bir aralar modaydı, babam keçi sakalı bırakmıştı ben
ortaokuldaydım o zaman, annem de babama sürekli kes şu şeytan sakalını diyordu,
neyse bir gece babam uyurken annem makasla babamın sakalını dibinden kesti abi.
Babam uyandığında farketmiş, sonra Allah ne verdiyse, anneme girişti.”
Neşeyle anlattığı bu anekdota nasıl tepki vereceğimi
bilemedim o an. Gözlerim biraz büyümüş olabilir sorarken, “sakalını kestiği
için anneni mi dövdü?”
Onaylarcasına başını salladı, “zaten annemi sürekli döverdi,
değişik bir durum değildi yani, ha bu defa annem zaten hep dayak yiyorum bari
boşa gitmesin demiş olabilir” diye kikirdedi, yanımıza başka biri geldi, konu
değişti.
Aydınlar, enteller, danteller, entellektüeller, insan
hakları savunucuları, kadın koruyucuları, feministler, solcular, devrimciler,
ötekiler, berikiler uğraşsınlar dursunlar gayri, kendi çaplarında Anadolu
insanına eşik atlatmaya, bilinç kazandırmaya yönelik çalışıp bir yandan da
vicdanları masturbe ederken.
Bu çocuk kadar beyefendi birini az tanıdım hayatımda. Bir
gün mesleğime geri dönersem, ilişkimi kesmeyeceğim nadir kişiler arasında.
Ama, malzeme aynı malzeme.
*
Çok yorgunum blog…