17 Haziran 2018 Pazar

Özel Durumu Olan Bir Kedi Üzerine...



Geçen sene, mayısın yirmisinde evlendik. Havva daha evlenmeden başlamıştı bir kedi istediğini söylemeye, dünya harikası kedisini kaybedeli iki ay olmuştu ve yıllarca süren beraberlikleri nihayete erince Havva çok büyük bir boşluk, hüzünlü bir yokluk içine düşmüştü. Eh, ben de kedileri severim, O’nun kadar yoğun olmasa da geçmişte güzel duygularla aynı evi paylaştığım bir kuyruklu vardı. Nikâhın ardından –galiba ertesi gün- sanki marketteki raflarda bizi hazır bekliyormuş gibi başladı sızlanmaya, kediii, kediiiii diye. Olaya el koydum tabi, acele etmeyelim, araştıralım diye. Yaşını başını almış, gün boyu evde yalnız kalmaya alışmış, kısırlaştırma işi ile bizi uğraştırmayacak iyi huylu bir kedi bulmak kolay değil. Bir haftalığına püskürtebilmişim ancak, ikinci haftamıza adım attığımızda gene başladı, ‘ama kediiiii, olmaz mı, kediiiiiiii’. Sahibinden.com’a bakmaya başladım çaresiz, orada ücret talep edilmeyen, çoğunluğu tekir, çeşitli yaşlarda ve tiplerde yüzlerce kedi (ve başka petler) sahiplendirilmek üzere yayınlanmış ilanlarda arz-ı endam eder. Havva lütfedip seçimi bana bırakmıştı çünkü benim kıstaslarım vardı ama O’nun yoktu: Yeter ki kedi olsun. Yo,  şimdi hatırladım, tek koşulu beyaz kedi istemiyor olmasıydı, eski hatıraları canlanmasın diye. Ben öyle miyim? Tekir olsun, daha sağlıklı bir tür. Kılkuyruk değil, tüylü kalın kuyruklu olsun. Gözlerini sarı istemem, sarı olmasın da ne olursa olsun. Yavru olmasın, uğraşması zor olur. Çalışan insanlarız, evde tek başına kalmaya alışmış bir kedi olsun. Cins olmasın, sorunu bitmez. Çok yaşlı istemem, hem hastalığı bitmez, hem de çabuk ölür, bağlanmaya değmez. Tabi kısırlaştırılmış olmalı ki ne operasyon parası çıksın cebimizden, ne de muhabbet tellallığı ile uğraşalım. Nikahtan tam on dört gün sonra, 3 Haziran’da evin kapısından girdi Mİ. Hanımefendiyi ben buldum sözünü ettiğim siteden, sahiplendirmek isteyen kişiyle ben konuştum, sanki kediyi şirkette işe alıyormuşum gibi sorular sordum, neyse, içime sinince Havva ile paylaştım, O zaten bayıldı hemencecik, o tarihten bu yana Mİ evin bir parçası oldu. Evdeki tüm bireylerle farklı bir ilişki geliştirdi zamanla; Havva’yı çok seviyor, sıklıkla yanında olmayı istiyor, esas önemlisi en çok güvendiği, beraberken kendisini emniyette hissettiği kişi Havva. Benimle münasebeti ise çok farklı: Sevilmek, okşanmak istediğinde gözlerinin ilk aradığı kişi benim, düpedüz âşıkmış gibi davranıyor bana. Havva onu okşarken gurlaması sade, yumuşak, mırıltılı, ben elimi dokundurduğumda ise daha gür, daha coşkulu. Zevkten kükrüyor. Bu durum ilk önce Havva’nın dikkatini çekti, ardından metres/kaçamak esprilerini yürürlüğe soktu sevgilim. Kumu temizleyen o, mama-su veren, aşılarını damlalarını takip eden o, kısaca tüm çileyi Havva çekerken sefasını süren benim Mi’nin. İtiraf edeyim ki ben de birazcık ona tutkunum galiba. Bu arada Mustang’ten ödü kopuyor kedinin ama ölesiye de merak ediyor yaptıklarını, hareketlerini, en çok da odasını.

Bir seneden biraz fazla zaman geçmiş bu yeni hanımefendinin aramıza katılmasının üzerinden, peki ben ne yapıyorum arada bir, Havva’ya ya da bir başkasına belli etmeden gizli gizli? Bazen açıyorum sahibinden.com’u, sahiplendirilmek üzere bekleyen, siteye konulmuş başka kedilerin ilanlarına bakıyorum. Ne için? Hiçbir sebebi yok, sadece bakıyorum. Eve ikinci bir kedi alacak değilim, Havva bunu tüm şirinliğiyle teklif ettiği zamanlar takındığım şedit yüzümle püskürtmüştüm O’nu. Eh, Mİ’den kurtulmak, ne bileyim, başka bir kediyle takas etme gibi bir derdim de yok yani. (Takas dedim, sanki kedi swinger’i gibi bir şey… Ulan yazarken aklımdan dahi geçmeyen şeyler dökülebiliyor parmaklarımdan.) Böyle garip bir alışkanlık benimkisi. En iyi arkadaşım Amerika’da hasarlı yatların satışa çıkarıldığı sitelere göz atıyor sıkıldığında, 120,000$’lık yatların ufak tefek hasarlarla fiyatlarının onda bir oranına düştüğüne bakıp, beş bin dolar nakliye ücreti ile Tuzla’ya tamire götürmeyi, birkaç milyarlık masrafla Türkiye’deki rayicinden –ortalama 200,000£- satma hayalleri kuruyor, ben de kedi ilanlarına dalıyorum işte. Neyse. Şair’in dediği gibi, “kimi saat köstek donanır, kimi peygambere inanır.” Öyle işte.

Dün gece, saat 2am filandı, uyumamak için gene kedilere dadanmışken şöyle bir ilana rastladım. İlan yok olur gider bir süre sonra, o yüzden ekran görüntüsünü almak da şart diye düşündüğümden aşağıya koyuyorum.
 


 Bir kedi ilanının açıklaması, insanı neden ağlatır? Gecenin ikisinde, uyumamak için direnirken bozuk bir Türkçeyle, kötü bir imlayla yazılmış bu açıklamaya denk gelmek nasıl hançer gibi saplanır insanın yüreğine, insanı sarsar, alt üst eder böylesine?
Hamile iken göbeği moraracak kadar vahşice dayak yemesi mi?
Darbelerin şiddetiyle rahmindeki yavrucukları düşürmüş olması mı?
Suç delillerini ortadan kaldırmak isteyen failler tarafından soğukkanlı bir şekilde kedi ceninlerinin poşete konulup çöpe atılması mı?

Bunlar değil. Virgilius 45 yaşını iki ay sonra dolduracak, 46’ya adım atacak. Terentius, “Ben insanım, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil” diye bir laf etmiş 2200 sene önce, ben eli arttırıyorum, insana ait hiçbir orrrosspu çocukluğu bana yabancı değil diyorum. Esfel-i safilin denilen hale dönüşmesi çok kolay insanoğlunun. Hayatım insanın insana, insanın hayvana, insanın doğaya, neticede insanın ötekine ve kendine yaşattığı cehennemi görerek, işiterek, okuyarak, düşünerek geçti. Eski mesleğimin de özü buydu zaten. Bir dünya krallığı için şeytana uyulabilir Macbeth’in yaptığı gibi, Lucretia’nın ırzına geçen Tarquinius’u şehvetiyle yargılarsınız ya da sokak köpeğine tecavüz eden haplanmış serseriden mideniz bulanır. Çocuğunu pedofillere satan anneyi de, öz kızına 24 sene boyunca kilitli tuttuğu evinin bodrumunda tecavüz eden, yedi de çocuk doğurtan Josef Fritzl’ı da derhal aklınızdan çıkarmak ve unutmak istersiniz. Bozuk, çürümüş bir yiyeceği ağzınızda çiğnerken allak bullak olur ve çabucak kusar ya da en iyi ihtimalle tükürürsünüz ya, hani keşke yemeseydim diye iç geçirirsiniz, tıpkı öyle, bu gibi olayları, haberleri öğrendiğinizde içinizden geçen cümlelerden biri de şudur: ‘Keşke bunu bilmeseydim, okumasaydım, duymasaydım.” Doğal olarak katilleri, dolandırıcıları, sapıkları, manyakları, azgınları lanetler, sizden ve sevdiklerinizden uzak olmalarını diler, bunun için dua edersiniz. Bu insanların sizin gibi yaşadıkları, hayatın içinde kimisiyle metrobüste, kimisiyle markette, kimisiyle kafede yan yana, aynı gökyüzü parselinin izdüşümünde, aynı bulutun altında aynı anda bulunmuş olabileceğiniz düşüncesiyle ürperir, bu olasılığı dahi düşünmekten ürperirsiniz. 

Ama dediğim gibi bir yaştan, belli bir görgüden, yaşam deneyiminden sonra artık şaşırmazsınız. Sadece “vay be, bunu da görecekmişim demek” der, başını sallarsınız. Her korkunç hadise midenizin bulanma çıtasını maalesef/ maatteessüf bir nebze daha yükseltir. Ne yazık ki kirlenmek, yıpranmak, böyle bir şey. Eski bir yazıda değindim letaif kavramı vardı, eskilerin ifadesiyle güzellikten, zarafetten, incelikten alınan lezzetlerle ilgili kalpte yer alan sensörlere letaif denirdi. Hacerül Esved nasıl zamanla karardıysa, insan da kararıyor.

Dolayısıyla yukarıdaki ilanda beni ağlatan insanın yaptığı değildi. Buraya kadar yazdıklarımı özetleyecek olursam, insan, hayvandır. Acımasız, zalim, vicdansız yegâne hayvan. Yukarıdaki ilanda ise başka bir şey vardı; tüm bu zulmün nesnesi olan kedinin tavrı. İlanda yazılanlara döneyim şimdi, iki sene önce ya heveslerini almış ya da kısırlaştırmadıkları için kızışmış miyavlamalarından bıkmış koca götlü ibneler tarafından sorumsuzca evden atılmış, diğer kedilerle hemhal olduktan sonra doğal olarak hamile kaldıktan sonra birileri tarafından şeytandan üstün başarı plaketi alacak tarzda zevk için dövülmüş, bu arada taşıyamadığı ceninler kanlar içinde vücudundan çıkınca yavrucukları poşete konulup atılmış, perişan halde sokak ortasında bırakılmış bir kedi bu. Birisi veterinere götürmüş, ilanı veren kişi orada rastlayıp tedavisi bittikten sonra alıp bahçesine koymuş ama kedi başka kedilere ve elinde poşet olanlara saldırmış, sadece bir saat sonra ardından veterinere gidip kafesine girmek istemiş. Ne var ki orada da diğer türdeşlerine, köpeklere ve gene poşetli insanlara saldırmış. İlan sahibi alıp bahçesine götürdükten sonra tekrar veterinerin kapısına gitmiş kedi, kafesine girmek için.

Ne kadar da benziyor Mİ'ye...


İlanın başlığı, “Özel Durumu Olan Kedi.” Bundan daha güzel, sarih ifade edilebilir miydi, sanmıyorum. Zavallı kedinin yaşadığı travma onu özel kılıyor. Özel travmalı bir kedi. Güvende hissettiği tek yerin kapalı bir kafes olması, arzusu hilafına kafesin dışına çıkarıldığında da kendisini savunma içgüdüsü ve belki intikam, belki onulmaz bir nefret, belki dinmeyecek bir öfke duyarak elinde poşet taşıyan insanlara saldırması beni alt üst etmeye yetti. Yıkıldım düpedüz. Kelimelerin içimdekileri anlatmaya yetmeyeceğini söylemekle yetineyim.  

Bu yazıyı daha fazla uzatmak, hüzün pornosunu betimlemekten farksız olacak, o yüzden devam etmeyeceğim. Ama söylemek istediğim birkaç şey daha var. 

Uğradığınız haksızlıklar yüzünden herkesten kaçtığınız, içinize gömüldüğünüz zamanları hatırlayın.
Toplumun eziyetine maruz kaldığınızda, korku ve korunma dürtüsüyle nasıl evinize, kurtarılmış adanıza sığındığınızı göz önüne getirin. Çıkmak istemediğinizi.Ürktüğünüzü.
Kendi kafesinizi düşünün.
Hayatınızdaki poşetli insanları da. Onlara bakarken içinizden geçenleri de.