Gayet açık bir şekilde ifade ediliyor Yeşaya’da: “Çünkü benim düşüncelerim sizin
düşünceleriniz değil, sizin yollarınız benim yollarım değil, çünkü gökler nasıl
yeryüzünden yüksekse, yollarım sizin yollarınızdan, düşüncelerim sizin
düşüncelerinizden yüksektir.” (55,
8-9) Pavlus, kaleme aldığı Romalılar’a Mektup’ta kabullenmekte direnç
gösterdiğimiz bu savı yinelemiş: “Tanrının
zenginliği ne büyük, bilgeliği ne derindir! O’nun yargıları ne denli akıl
ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! Rabbin düşüncesini kim bilebildi? Ya da
kim O’nun öğütçüsü olabildi?” (11, 33-34) ilk başta kabul edilebilir gelmediğini
söyledim, çünkü bize bir irade vermiş aynı Tanrı; bu irade düşünce ve eylemdeki
tercihlerimizi belirliyor –ki zaten işin sırrı seçimlerimizde saklı. İyiyi mi
kötü mü seçeceğiz? Bizi yanıltan tam da burası: Hür irademizle seçim
yapabildiğimizi görüp, ayrıca iyiyi ve doğruyu seçtiğimizi bilip de kendimizi
artık ideal-yetkin-muktedir var saydığımız anda hooooop, içinde bulunulan
şartların tümüyle değişmesiyle (çok affedersiniz) yarak gibi kalakalıyoruz
ortada. Hâlbuki John Doe ne güzel söylüyor; “THE
LORD WORKS IN MYSTERIOUS WAYS”. Bize akıl da vermiş anlayalım diye. E
anlamıyoruz! Anlaşılır bir şey değil ki. İşte orada da sabır öğesi devreye
giriyor; Kuran’da sabır üzerine tam 84 ayet var. Allah diyor ki, benim işimi
anlayamazsın, değiştiremezsin, işte ben senin imanını yaşadığın sıkıntılara
karşı gösterdiğin sabrın ölçüsünde göreceğim, değerlendireceğim. Bakara
suresinde çok net anlatmış: “Çaresiz biz
sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden
eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (2, 155) Asr
suresini de yazayım bu vesileyle: “Andolsun
zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih amel
işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye
edenler hariç.” (103,1-3) Sabretmek lazım. Bazen isyan edecekmiş gibi
davrandığımı inkâr edemem, ama şu an için
mevcut koşullara genel olarak sabredebiliyorum artık. Sınav sistemini bir an
olsun aklımdan çıkardığımda isyan bayrağı, sonra muhakeme, pişmanlık, dua ve
tövbe. Allah ile dua ve tövbe vesilesiyle iletişim kurar zaten insan. Sınav
sistemi dedim, yaşam nispeten gnostiklerin tasavvuruna benziyor. Satranç
oynadığınızı düşünün, piyon savunmanızla, fil-at birlikteliği kurduğunuz hücum organizasyonunuzla
oyunda rakibinize karşı (yani zorluklar dolu hayata) karşı üstün bir duruma
gelmiş, 64 kareyi kontrol etmenin verdiği güvenle dilediğiniz kombinasyonları
yaratabileceğiniz inancına kapılmışken, bir el geliyor yukarıdan ve hooooooop
diye (evet, yukarıdakiyle aynı hooooop) sizin takımdan bir fili ya da kaleyi
tahtanın dışına alıveriyor veya rakibin taşları arasına bir vezir ya da kale
ekliyor. Ne hissedersiniz?
“Sıçtık aq!”
Ama oyun devam ediyor. Ne kadar iyi bir oyuncusun? Mental ve
zihinsel anlamda ne kadar dayanıklısın? Teslim edip oyunu bırakacak mısın,
yoksa ‘Hep denedin, hep yenildin. Olsun, gene dene, gene yenil’ diyen Beckett
gibi mücadeleye devam mı edeceksin? Pes edersen, ümitsizlik, ye’s söz konusu
demektir ki, bu da yasak. Daha önce de değinmiştim, ümidini yitirmek inançsızlık
belirtisi; hatta kendi duruşumu karamsar
bir ümitvar olarak tasvir etmişimdir çoğu zaman. Ümitsizliğin sakıncaları
hakkında daha fazla kutsal kitap alıntısı yapmayayım, dileyen İsrâ suresi 83-84’e
baksın.
İhraç sonrası taşınma işleriyle uğraştığım Erzurum’daki son
günlerimde eski memurlarımdan biri baba olmuştu. Yaklaşık 15 yıl beraber
çalışmıştık, birbirimizin üzerinde hakkımız vardır, Erzurum’da da bana en yakın
kişilerdendi, hatta böbrek sorunu için hastanede yatarken eşini (onu da
tanırdım) evde bırakıp üç gece yanımda refakatçi olarak kalacak kadar da
içtendi bu adam. Çok severdim kendisini, düğünü için Ankara’ya gitmişliğim bile
vardır. Çocukları olmuyordu, onca istemelerine rağmen önlerine çıkan sağlık
sorunları yüzünden. Hastanede yattığım dönem bir tedavi üzerine çalışıyorlardı
ki, o gün hiç unutmam, kolumda takılı damar yolu, ellerinde sonda torbalarıyla
yürüyen hastaların arasında kendi taşlarımı harekete geçireyim diye koridorda sıkıntı
ve acı içinde yürürken hoplaya hoplaya bana koşmuş, sevinç gözyaşlarıyla beni
kucaklamıştı, meğer alt katlardaki üniteden yeni haber almış, eşi hamileymiş. O
hasta halimle kendisine ne kadar çok dua ettiğimi bildiğinden bana koşmuştu
hemen, eşinden önce bana vermişti haberi. İşte bu adam, ihraç edildiğim günlerde
baba oldu, onca sıkıntı ve telaşımın arasında onu ve eşini ziyarete gitmiştim
hastaneye. Neyse, aradan yedi ay geçti. O bebek, şu sıralar yedi ayını
bitirmiş, sekizinci ayının içinde olmalı. Allah sağlık versin, baba-anne-mama
diyemiyordur henüz, yürüyemiyordur daha, emeklemeye anca başlamıştır hatta. Bu kadarcık
kısa bir süre içinde benim satranç oyunum tümüyle değişti; Allah sürecin
başında bana bir vezir daha verdi (Havva) ve böylece hayatta çok güçlü bir hale
getirdi beni, ardından işimi, itibarımı, pozisyonumu geri aldı benden divine
intervention ile. Apaçık bir el uzandı ve kalelerimi, fillerimi, piyonlarımı
aldı takımımdan. Cascavlak, çırılçıplak kalmış gibi oldum ansızın. Derken bu
halime rahmeti ile iki at verdi Rabbim, bir işim oldu. Sabahları kalkıp işe
gidiyorum, akşamları da evime geliyorum. Evlilik zamanı yaklaşıyor; 20 Mayıs
günü bir mani olmazsa nikâh masasında bana sorulan soruya Havva’nın gözlerinin
içine bakıp EVET diyeceğim ve çok şükür ki yaşayacağımız ev şimdiden
eşyalarıyla tastamam hazır. (pencere sinekliği gibi detaylar hariç.) Bütün bunlar,
o bebek doğduktan emekleyecek duruma ancak gelene kadar, şu kısacık zamanda
yaşandı; artık tümüyle farklı bir oyunum var: Şaha nezaret eden iki vezir, dört
at. Kaleler, filler, piyonlar yok. Böyle acaip bir oyun kazanılabilir mi, hiçbir kanaate
sahip değilim. Tecrübe etmeyi bir yana bırakalım, hayal dahi edemezdim daha
önce.
Kaybettiğim onca şeye karşın, sahip olduğum ve bana verilen
varlıkları düşünüp içimde kurmam gereken muhakeme ve şuur, benim sınavın can
alıcı noktasını oluşturuyor, bunun ayrımındayım. Ailem (beni çileden çıkartacak
her şeyi yapsalar da) çok şükür yanımda. Havva, tükenmeyen sevgisi ve hiç
eksiltmediği desteğiyle daima yanı başımda. Arkadaşım ‘benim 99.99% değil, 100%
güvenebileceğim birine, senin de kendini toplamak için işe ihtiyacın var. Beraber
çalışalım’ diyerek beni yanına aldı. Bütün bunlar sonsuza dek şükretsem,
hakkını eda edemeyeceğim güzellikler.
Diğer John, ‘hayat, siz başka plan
yaparken başınıza gelen şeydir’ der. Hepsi aynı şeyi söylüyor, farklı kelimelerle.
Tanrı’nın gizemli yolları var. Rabbim beni isyan etmekten
alıkoysun. Sabretmek ve şükretmek lazım.
