8 Nisan 2017 Cumartesi

İki John ya da Tanrının İşleri Üzerine…







Gayet açık bir şekilde ifade ediliyor Yeşaya’da: “Çünkü benim düşüncelerim sizin düşünceleriniz değil, sizin yollarınız benim yollarım değil, çünkü gökler nasıl yeryüzünden yüksekse, yollarım sizin yollarınızdan, düşüncelerim sizin düşüncelerinizden yüksektir.”  (55, 8-9) Pavlus, kaleme aldığı Romalılar’a Mektup’ta kabullenmekte direnç gösterdiğimiz bu savı yinelemiş: “Tanrının zenginliği ne büyük, bilgeliği ne derindir! O’nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! Rabbin düşüncesini kim bilebildi? Ya da kim O’nun öğütçüsü olabildi?” (11, 33-34) ilk başta kabul edilebilir gelmediğini söyledim, çünkü bize bir irade vermiş aynı Tanrı; bu irade düşünce ve eylemdeki tercihlerimizi belirliyor –ki zaten işin sırrı seçimlerimizde saklı. İyiyi mi kötü mü seçeceğiz? Bizi yanıltan tam da burası: Hür irademizle seçim yapabildiğimizi görüp, ayrıca iyiyi ve doğruyu seçtiğimizi bilip de kendimizi artık ideal-yetkin-muktedir var saydığımız anda hooooop, içinde bulunulan şartların tümüyle değişmesiyle (çok affedersiniz) yarak gibi kalakalıyoruz ortada. Hâlbuki John Doe ne güzel söylüyor; “THE LORD WORKS IN MYSTERIOUS WAYS”. Bize akıl da vermiş anlayalım diye. E anlamıyoruz! Anlaşılır bir şey değil ki. İşte orada da sabır öğesi devreye giriyor; Kuran’da sabır üzerine tam 84 ayet var. Allah diyor ki, benim işimi anlayamazsın, değiştiremezsin, işte ben senin imanını yaşadığın sıkıntılara karşı gösterdiğin sabrın ölçüsünde göreceğim, değerlendireceğim. Bakara suresinde çok net anlatmış: “Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” (2, 155) Asr suresini de yazayım bu vesileyle: “Andolsun zamana ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak, iman edip de sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabrı tavsiye edenler hariç.” (103,1-3) Sabretmek lazım. Bazen isyan edecekmiş gibi davrandığımı inkâr edemem, ama şu an için mevcut koşullara genel olarak sabredebiliyorum artık. Sınav sistemini bir an olsun aklımdan çıkardığımda isyan bayrağı, sonra muhakeme, pişmanlık, dua ve tövbe. Allah ile dua ve tövbe vesilesiyle iletişim kurar zaten insan. Sınav sistemi dedim, yaşam nispeten gnostiklerin tasavvuruna benziyor. Satranç oynadığınızı düşünün, piyon savunmanızla, fil-at birlikteliği kurduğunuz hücum organizasyonunuzla oyunda rakibinize karşı (yani zorluklar dolu hayata) karşı üstün bir duruma gelmiş, 64 kareyi kontrol etmenin verdiği güvenle dilediğiniz kombinasyonları yaratabileceğiniz inancına kapılmışken, bir el geliyor yukarıdan ve hooooooop diye (evet, yukarıdakiyle aynı hooooop) sizin takımdan bir fili ya da kaleyi tahtanın dışına alıveriyor veya rakibin taşları arasına bir vezir ya da kale ekliyor. Ne hissedersiniz? 

“Sıçtık aq!”

Ama oyun devam ediyor. Ne kadar iyi bir oyuncusun? Mental ve zihinsel anlamda ne kadar dayanıklısın? Teslim edip oyunu bırakacak mısın, yoksa ‘Hep denedin, hep yenildin. Olsun, gene dene, gene yenil’ diyen Beckett gibi mücadeleye devam mı edeceksin? Pes edersen, ümitsizlik, ye’s söz konusu demektir ki, bu da yasak. Daha önce de değinmiştim, ümidini yitirmek inançsızlık belirtisi; hatta kendi duruşumu karamsar bir ümitvar olarak tasvir etmişimdir çoğu zaman. Ümitsizliğin sakıncaları hakkında daha fazla kutsal kitap alıntısı yapmayayım, dileyen İsrâ suresi 83-84’e baksın.


İhraç sonrası taşınma işleriyle uğraştığım Erzurum’daki son günlerimde eski memurlarımdan biri baba olmuştu. Yaklaşık 15 yıl beraber çalışmıştık, birbirimizin üzerinde hakkımız vardır, Erzurum’da da bana en yakın kişilerdendi, hatta böbrek sorunu için hastanede yatarken eşini (onu da tanırdım) evde bırakıp üç gece yanımda refakatçi olarak kalacak kadar da içtendi bu adam. Çok severdim kendisini, düğünü için Ankara’ya gitmişliğim bile vardır. Çocukları olmuyordu, onca istemelerine rağmen önlerine çıkan sağlık sorunları yüzünden. Hastanede yattığım dönem bir tedavi üzerine çalışıyorlardı ki, o gün hiç unutmam, kolumda takılı damar yolu, ellerinde sonda torbalarıyla yürüyen hastaların arasında kendi taşlarımı harekete geçireyim diye koridorda sıkıntı ve acı içinde yürürken hoplaya hoplaya bana koşmuş, sevinç gözyaşlarıyla beni kucaklamıştı, meğer alt katlardaki üniteden yeni haber almış, eşi hamileymiş. O hasta halimle kendisine ne kadar çok dua ettiğimi bildiğinden bana koşmuştu hemen, eşinden önce bana vermişti haberi. İşte bu adam, ihraç edildiğim günlerde baba oldu, onca sıkıntı ve telaşımın arasında onu ve eşini ziyarete gitmiştim hastaneye. Neyse, aradan yedi ay geçti. O bebek, şu sıralar yedi ayını bitirmiş, sekizinci ayının içinde olmalı. Allah sağlık versin, baba-anne-mama diyemiyordur henüz, yürüyemiyordur daha, emeklemeye anca başlamıştır hatta. Bu kadarcık kısa bir süre içinde benim satranç oyunum tümüyle değişti; Allah sürecin başında bana bir vezir daha verdi (Havva) ve böylece hayatta çok güçlü bir hale getirdi beni, ardından işimi, itibarımı, pozisyonumu geri aldı benden divine intervention ile. Apaçık bir el uzandı ve kalelerimi, fillerimi, piyonlarımı aldı takımımdan. Cascavlak, çırılçıplak kalmış gibi oldum ansızın. Derken bu halime rahmeti ile iki at verdi Rabbim, bir işim oldu. Sabahları kalkıp işe gidiyorum, akşamları da evime geliyorum. Evlilik zamanı yaklaşıyor; 20 Mayıs günü bir mani olmazsa nikâh masasında bana sorulan soruya Havva’nın gözlerinin içine bakıp EVET diyeceğim ve çok şükür ki yaşayacağımız ev şimdiden eşyalarıyla tastamam hazır. (pencere sinekliği gibi detaylar hariç.) Bütün bunlar, o bebek doğduktan emekleyecek duruma ancak gelene kadar, şu kısacık zamanda yaşandı; artık tümüyle farklı bir oyunum var: Şaha nezaret eden iki vezir, dört at. Kaleler, filler, piyonlar yok. Böyle acaip bir oyun kazanılabilir mi, hiçbir kanaate sahip değilim. Tecrübe etmeyi bir yana bırakalım, hayal dahi edemezdim daha önce.


Kaybettiğim onca şeye karşın, sahip olduğum ve bana verilen varlıkları düşünüp içimde kurmam gereken muhakeme ve şuur, benim sınavın can alıcı noktasını oluşturuyor, bunun ayrımındayım. Ailem (beni çileden çıkartacak her şeyi yapsalar da) çok şükür yanımda. Havva, tükenmeyen sevgisi ve hiç eksiltmediği desteğiyle daima yanı başımda. Arkadaşım ‘benim 99.99% değil, 100% güvenebileceğim birine, senin de kendini toplamak için işe ihtiyacın var. Beraber çalışalım’ diyerek beni yanına aldı. Bütün bunlar sonsuza dek şükretsem, hakkını eda edemeyeceğim güzellikler.

Diğer John, ‘hayat, siz başka plan yaparken başınıza gelen şeydir’ der. Hepsi aynı şeyi söylüyor, farklı kelimelerle.

Tanrı’nın gizemli yolları var. Rabbim beni isyan etmekten alıkoysun. Sabretmek ve şükretmek lazım.