Geçtiğimiz hafta Salı günü, Nisan ayında kabul edilen İç
Güvenlik Paketi hükümlerince yeniden düzenlenen ve değiştirilen rütbe terfi
sınavı prosedürünün ilk aşaması olan yazılıya girmiştim, binlerce sayfalık
mevzuat bilgisinin test edileceği 40 soruluk bir sınavdı. Beş dakika bile
çalışmamıştım. Geçti bitti, sonraki aşama olan mülakat Ankara Gölbaşı’ndaydı;
Erzurum’dan üç arkadaş uçakla gitmemiz durumunda Ankara içinde araçsız sürünmek
istemediğimizden ve ayrıca anasının örekesinde bulunan Gölbaşı’na ulaşım ciddi
sorun olduğundan, otomobille cuma günü yola erken çıkmayı, yavaş yavaş, geze
geze gitmeye karar verdik. Benim için de cazip bir durumdu bu, Kuzeydoğu
Anadolu’yu gezme fırsatım olmuştu ama Orta Anadolu’yu merak ederdim hep, hiç
görmedim ki. Cuma sabahı yola çıktık, yaklaşık dokuz saat süreceğini ön
gördüğümüz yolculuk boyunca hava ılık ve güneşliydi, önce Erzincan’a vardık,
küçük ama şirin bir görüntüsü vardı; Erzurum gibi dağlarla çevrili bir düzlükte
kurulu bir şehir. Ne var ki bu dağlar, görsel açıdan Erzurum dağlarından çok
daha görkemli, etkileyici bir bakışla süzüyorlar şehri. Bunun sebebi Erzincan’ın Erzurum’a nispetle daha düşük bir irtifada
yer alması olsa gerek, (1200 metre) aynı açıdan bakılırsa Erzurum’un etekleri
kurulduğu Palandöken Dağlarının insanda neden çarpık çurpuk tepecikler olduğu
intibaını yarattığını anlamak daha kolay. Bunların yanı sıra yeşillik hâkim
Erzincan’a. Her ne kadar Erzurum’un üçte biri nüfusa sahip olsa da, yol
üzerinde gözlerime inanmakta güçlük çektiğim bir şey çıktı karşıma: Hilton!
Evet, Erzincan’da Hilton Otel var! Vakti
zamanında bir yazıda değindiğim uyumsuzluğun
yarattığı garabet hissini duyumsadım Hilton’u gördüğümde. 12 yaşındaki bir
kız çocuğunun erken gelişmiş göğüslerinin Gianna Michaels
kıvamında olduğunu düşünün, Erzincan Hilton bu rahatsız edici etkiyi
yarattı üzerimde. 100.000 nüfus bile yok Erzincan’da, ama Hilton var. Neyse,
yolumuza devam ettik, Refahiye, Zara Sapağı derken Sivas’a vardık. Sivas genel
olarak güzel, hatta modern bir şehir görünümünde, gene de Sivas denildiğinde
de, Sivas ile ilgili bir şey duyduğumda da, şehre giriş tabelasını gördüğümde
de aklıma gelen ilk şey Madımak Oteli. Arkadaşlardan biri şehrin içine
girmemizi, bir manavdan madımak almak istediğini söyledi. Madımak meğer sadece içindekilerin yakılmak
istenildiği bir otel ismi değilmiş, Sivas’a mahsus otsu bir bitkinin adıymış.
Yemeği yapılırmış, ayrıca pişirilmeden de yenilebilirmiş. Neyse, geçtik şehrin
merkezi bir yerine, arkadaş manav aramaya başladı, biz de caddede park edip onu
beklemeye başladık. Etrafta lokantalar, restaurantlar var, çoğunun açık,
içlerinde de müşterilerinin olduğu dikkati çekti; ramazan günü bu kadar çok
açık lokanta görmek şaşırttı beni. Yaklaşık yirmi dakika orada oyalandık, tek
bir kişi görmedim elinde sigara ile yürüyen. Bu noktada oruç tutmak istemeyenin
rahat ama oruç tutanlara saygılı olduğu düşüncesi pekişti zihnimde. İyi de ne
diye yaktınız o oteli be adamlar? Türk insanını anlamak zor, Türk grup
psikolojisini anlamak ise imkânsız. İtiraf etmem gerekirse Sivas’tan hoşlanmamak
için negatif ayrımcılık yapmaya gayret ettim, ama nafile, ne yazık ki
Erzurum’dan da, Erzincan’dan da daha güzel bir şehir burası. İşimiz bitti,
madımak alındı, Ankara’ya yolculuğumuz kaldığı yerden devam etti sonrasında.
Şimdi yolumuz üzerinde Yozgat var. Akdağmadeni ve Sorgun isimli ilçelerin
içinden geçerek Yozgat’a geldik. Zaytung’da
sürekli dalga geçilen şehirlerden biri olan Yozgat hakkında az bile
yazıyorlarmış meğerse. Muhtemelen bu şehir sadece Ankara-Sivas arasındaki uzun
mesafede boşluk doldurmak amacıyla kurulmuş bir yer. Başka hiçbir esprisi yok.
Yozgat’taki sorun burasının şehir halini alamamış olması. Gümüşhane ya da Artvin
gibi tabiata inat kurulmuş da sonra pişman olunmuş bir yer değil, Bayburt gibi,
“bura niye var ki?” diye sorulacak türden bir şehir. Hiç oyalanmadan yolumuza
devam ettik, Kırıkkale, sonra da Ankara. Arkadaşlardan biri oruçluydu,
Ankara’daki kayınpederinde yapacağı iftara yetişmek için hızımızı arttırdığımız
sırada birden eşi aradı, beni de davet etmesini hatırlattı kocasına. Ben tabii
hiç oralı olmadım, tabii dalga geçmeyi de ihmal etmeyerek. “Bunca saattir beni
de davet edersiniz diye bekledim, şimdi mi aklınıza geldi, hayatta gelmem” diye
trip yaptım, hem zaten oruçlu da değildim. Arkadaş düpedüz utandı,
yalvarırcasına ısrar etti, kayınpederi, kayınvalidesi varmış o kadar, bizi
bekliyorlarmış. Neyse, dokuz saat araba kullanmış birine daha fazla eziyet
etmek istemediğimden hiç hazzetmesem de kıramadım onu, Ankara’ya girdik, üçüncü
kişiyi sabah buluşup mülakata beraber gitmek üzere Batıkent’te bir yere
bıraktık, sonra oruçsuz halimle iftar yemeği için davetli olduğum arkadaşın
kayın pederinin evine geçtik. Akşam ezanını okunurken adım attığımız evde rütbe
terfi sınavı mülakatından çok daha çetin bir durumla karşılaştığımı fark ettim;
arkadaşın kayınpederi, kayınvalidesi, ki kayınbiraderi, kuzeni, baldızı,
değişik boylarda 4-5 çocuk. Gürültü, patırtı. Doğru sofraya geçip uzun bir
tanışma/tanıştırma işlemi. Pek sosyal bir olmadığımı bilen arkadaşım yüzüme
özür diler gibi bakışlar atıyor, ben dişlerimi sıkarken zoraki gülümsemelerle
gelen soruları cevaplıyorum. Bir ara kulağına eğilip “ulan ben böyle ortamları
sevsem evlenirdim zaten, alacağın olsun” diye fısıldadım. Kayınpeder emekli bir
bürokrat, kayınvalide hükümet gibi bir kadın, duruşu, konuşması, diksiyonu ile
fevkalade. Bir ara bana –misafirle ilgilenme nezaketi için olsa gerek- döndü, “ben T.’nin arkadaşlarının eşlerini
genelde tanırım, sizin hanımınızla tanışmış mıydık?” diye sordu, duraksamadan
net bir cevapla “mümkün değil” dedim, o an ortamın iki saniye nasıl sessiz bir
soğuklukla donduğunu anlatamam, neyse ki arkadaş (T.) hemen açıklayıcı bir şey
söyledi de durumu toparladı. Çay, tatlı derken bu ıstırap verici tecrübe sona
erdi. Aile ortamlarını sevmiyorum. Yabancılarla sanki kırk yıllık ahbapmışız
gibi konuşma zorunluğundan nefret ediyorum. Kendi akrabalarından bile uzak
duran bir sefilim ben, -miş gibi yapınca da ruhum kararıyor resmen. Evden
ayrıldık, konaklayacağımız yere, İller Bankası’nın Batıkent’teki
misafirhanesine yol yorgunu, insan yorgunu, bitkin ve uykulu şekilde gittik,
yerleştik. Sabah erken uyanıp 3.yü aldık
evinden, 9am olmadan Gölbaşına varmıştık. Yüzlerce insan, yıllardır görmediğim
dostlar, yıllarca görmeyip eksikliklerini umursamadığım kişiler, her biri
Türkiye’nin bir yerinde görevli, benimle aynı pozisyonda olan meslektaşlar,
aynı komisyonun karşısına çıkıp mülakata girmek ve terfi etmek için bekleşmeye
başladık. Geniş bir masanın üzerine ters çevrilmiş sayısız kâğıttan rastgele
birinin çekildiğini, kağıtta yazılan soruya cevap verildiğini öğrendik mülakata
bizden önce girip çıkanlardan. Bütün bu işlem bir dakika bile sürmüyormuş, eh,
benimki de öyle olacaktı demek. Sırası benden evvel gelip mülakata giren
arkadaşlara soruyorum, ne oldu diye; çektikleri soru kağıdından kimine ‘Gorbaçev’in
karısının ismi nedir?”, kimine “Hangi birimde çalışmak istersiniz?”, kimine
“Hak ve Haksızlık ne demektir?”, kimine “Neolitik çağ nedir?”, kimine de
“Fransız İhtilali sırasında Fransa Kralı kimdi? ”gibi sorular sormuşlar, zaten
cevabı da dinledikleri pek söylenemezmiş, otuz saniyede salona girip
çıkılıyormuş. Bu tiyatro için Edirne’den, Hakkari’den, Muğla’dan, Erzurum’dan
ve ülkenin her yerinden insanlar Ankara’ya geldiler işte. Odadan çıkarken
lambanın ışığını kapatırsınız israf olmasın diye, tuvaletin taharet musluğundan
biraz su akıyorsa rahatsız olur, geri döner akımı kesersiniz su ziyan olmasın
diye. Annelerimizin şişkoluğu en çok yenilmeyen yemekler çöpe gitmesin
kaygısıyla karınları tok olsa da tıka basa yiyerek oluşur. İsraf hepimizin
içine işlemiş bir tedirginlik çünkü. Ama devlet böyle değil, sırf benim
pozisyonum için yüzlerce, genel olarak geçtiğimiz hafta terfi durumunda olan benim
meslekten binlerce kişiyi Ankara’ya çağırıp, sonucu çok önceden belli 20-30
saniyelik bir mülakata katılsınlar diye bunca kişi için yolluk, harcırah,
konaklama bedeli adı altında milyonlarca liralık harcamayı göze alabiliyor.
Bana verilmeyen maaş zammı, sizden esirgenen doğal gaz indirimi, böyle şeyler
yüzünden işte. Neyse, saat 2pm civarı sıra bana geldi, salona girip beş kişilik
komisyon karşısında kendimi tanıttım, aldığım talimatla soru kağıtlarından
birini seçtim, okumaya başladım. “Bir toplantıda dinleyicilerin ilgisini çekmek
için ne yaparsınız?” Soruya bak. Arkamda direk dansı yapan iki kızıl saçlı hatun
olsa herkes dikkatle beni dinler. Cevap verirken sözümü “teşekkür ederiz,
çıkabilirsin” diye kestiler, çıktım ben de. Bu. Repliğim bu kadar. Sinirli bir
rahatlama hissi ile kendi sırasının gelmesini bekleyen T.’nin yanına gittim.
Onun sırası da saat 5.30pm de geldi, salondan çıkarken sorgulayan gözlerle
yüzüne baktım, aile içi şiddetle ilgili bir kurumun üyelerini sormuşlar, bu da
“saatlerdir bekliyorum, yorgunum, bilmiyorum” diye tavır yapmış, teşekkür edip
çıkabileceğini söylemişler. Bu mülakatı protesto edip kot pantolonla, kirli
sakalla gelenler, tutuklu olduğu hapishaneden jandarma eşliğinde elleri
kelepçeli komisyon karşısına çıkanlar, sanki bir manası varmış gibi sorulan
bütün soruları ve yanıtlarını öğrenmek için çırpınanlar… Velhasıl, cumartesi
akşam işimiz bitip İller Bankası misafirhanesine doğru yola koyulduğumuzda saat
6pm’i bulmuştu. Arkadaşım T. Beni bırakacak,
oradan davetli olduğu bir iftara gidecekti. İller Bankası misafirhanesi önünde
(misafirhane dediğime bakmayın, kocamaaan bir tesis orası, misafirhane sadece
küçük bir bina) bir baktık, giriş yolunu kapatmışlar, boy ortalamaları 190cm
olan takım elbiseli sivil polisler bir de barikat kurmuşlar. Meğer cumhurbaşkanı gelecekmiş iftara. Bu nasıl
tesadüf ya? Yılda bir, en fazla iki kere gittiğim Ankara’da, ilk defa
konakladığım bir yerde Cumhurbaşkanı ile denk geliyoruz. Neyse, kimliğimi
gösterince yol verdiler, odama çıktım, üzerimi değiştirdim, saat 6.30u
geçmişti. Oruçlu değilim ama sabahtan beri boğazımdan sadece su ve sigara
dumanı geçmiş, kıvranıyorum açlıktan. Takım elbisemi çıkarıp üzerime hafif bir
şeyler giyindim, odamdan inip görevliye çevrede yemek yiyebileceğim bir yer
olup olmadığını sordum. Batıkent’i de hiç bilmiyorum, zaten Macunköy diye
geçiyormuş bulunduğumuz mıntıka. Görevli önce duraksayıp sonra biraz yürümem
gerektiğini, bir restaurant bulabileceğimi söyledi. Bu muğlak cevaptan hiç
işkillenmeyerek sivil polislerin arasından aynı barikatı aşarak caddeye çıktım
ve bilinçsizce yürümeye başladım. Yürüdüm. Yürüdüm. En az yarım saat yürüdüm.
Bir an evvel de yiyeceğimi yemek ve bu işi bitirmek istiyorum çünkü saat iftara
yaklaştıkça hem lokantalar iftar düzenine geçerler, hem de ben o halde bir şey
yemeye utanırım yani, insan 17 saat oruç tutarken iftara bir saat kala
karşısında bir şeyler yemek çok büyük nezaketsizlik. Bu bir kere başıma geldi,
yirmi sene geçti üzerinden ama unutmuyorum hala. Ankara’da öğrencilik
yıllarımdı, beş arkadaş Sakarya Caddesinde bir kebapçıya biraz erkencene
gitmiş, masada bekleşmeye başlamıştık, iftara yarım saat filan vardı, sadece
bizim masada bir kişilik yer olduğundan sanırım, yanımıza 40-45 yaşlarında
hırpani görünüşlü bir adam oturdu, kebapçıda, üstelik o saatte nasıl bilmiyorum
ama adamın önüne pastırmalı yumurta getirdiler, adam bize dönüp “gençler,
kusura bakmayın” diye söylenip yumuldu tabağa. Aradan yirmi sene geçmiş,
dediğim gibi nasıl bir travma yarattıysa üzerimde adamın kıyafetini bile
hatırlıyorum. İftara yarım saat var, herif merhametsizce pastırmalı yumurta
yiyor yanımızda. İşte bu zulmü kimseye yaşatmamak için yemek yiyecek bir yer
arıyorum, yok! Yolda rastladığım elinde sigara olan birine yakınlarda bir AVM
var mı diye sordum, epey bir düşündü, sonra bana gösterdiği yoldan yürümeye
başladım, GİMAT adı verilen İSTOÇ benzeri bir yerin içine girdim, en sonunda,
epeyce yürüdükten sonra birkaç güzel restauranta denk geldim ama saat 19.45! Pastırmalı
yumurta canavarı gibi olmamak için durmadan devam ettim yürümeye, kaldığım
misafirhanede illa ki yemek, iftar vardır diye düşündüm, ne de olsa T. Gece sahur
yapmıştı orada. Bu saçma sapan yürüyüşün sonunda, epeyce uzaklaşmış olduğum
İller Bankasına geri döndüm, aynı barikat, sayıları artmış sivil ve resmi
polislerin arasından geçtim, kısa bir süre önce kendisine çevredeki lokantaları
sorduğum görevliyi karşımda bulunca –gayet münafık bir tavır alıp- “iftarımız
var değil mi?” diye şirin şirin sordum. Benim şirin gülümsememe o yavşak bir
sırıtışla karşılık verdi, “sayın cumhurbaşkanımızın katılacağı 1500 kişilik bir
iftarımız var ama davetliler katılabiliyor sadece” dedi. O güne mahsus,
misafirhanede bu iftar organizasyonu nedeniyle iftar verilmeyecekmiş, bütün
kurum esas iftarla meşgulmüş. Oruçlu
değilim! Açım! Sabah kahvaltı bile yapmadım! Şimdi yalancıktan iftar bile
yapamıyorum! Tekrar çıkıp az evvel yanından geçip yürüdüğüm restaurantlardan birine
girmekten başka bir çare de görülmüyordu. Allahım ne olur yer bulayım, oruçlu
değilim ama halimi görüyorsun diye söylenip bir kez daha, bol koruma polisli ve
koca barikatlı ana girişe yönelirken, cumhurbaşkanımızın araç konvoyu tesise
giriş yapmaya başladı. Sayamadım, neredeyse otuz kırk araç, jammerlısı, jipi,
forslu mercedesi, korumaları, ambulansı, çeşit çeşit araç önümden geçti. Benim
tek terdim bir an evvel yürüyüş mesafesi 20 dakika olan o lokantalardan birine
kapağı atmak! Dakikalar sonra araç trafiği sekrekleşti, sonra bitti. Bu defa
kenara çekilmiş barikatın yanından, sayıları azalmış korumaların yanından bir
kez daha hızlı adımlarla yürüdüm. Eminim o korumalar manyak olduğumu filan
düşünmüşlerdir. Ezana birkaç dakika kalmıştı. Yürümeye devam ederken okunmaya
başladı. Sigaramı yaktım sanki oruç bozuyormuşum gibi, sinirle tüttürmeye
başladım. Az sonra vardım bir restauranta. İftar için gelenlerle dolu olsa da
bir köşe buldum, Hemen iliştim. Garson menüyü uzattı, çorba dedim, köfte dedim.
Çorbamın daha yarısına gelmemiştim ki, nefis görünüşlü bir tabak köfte
getirdiler masama. Nasıl bu kadar hızlı pişirip servis ettiklerini anlamaya
çalışırken bir baktım ki, benden çok önce iftar için gelmiş, siparişlerini
vermiş bekleyen müşterilerin hiçbirinin masasına servis yapmamışlar henüz,
üstelik bunu fark eden müşteriler de beni pis pis süzüyorlar. Hiç bozuntuya
vermeden yedim. Bu arada kimisi garsonları azarladı, fırça attı. Benim suçum
yoktu valla. Oradan güzel bir bahşiş bırakıp çıktıktan sonra az ötedeki cafeye
yollandım, maksat bir daha o koruma polislerine görünmemek, yoksa “mal mısın
müdür müsün?” diye soracaklar artık. Cafede pasta keyfi, bardak bardak çay. Epeyce
oyalandıktan sonra, nüfus yoğunluğu epeyce azalmış tesise giriş yaptım, odama
çekilip sıcak bir duş, sonra da kitabımı açıp okumaya başladım. On dakika
geçmemiş, uyumuşum zaten. Sabah tekrar yolculuk, bu defa Erzurum’a doğru.
Ne hafta sonuydu ama!
Not: İlk yazılı ve bu mülakatın ortalaması 50 olmak zorunda,
ama mülakattan 50’nin altında alırsam terfi hakkım yok. Eğer bu iki aşamayı
başarıyla geçersem, iki haftalık bir uzaktan eğitim, ardından bir yazılı daha
olacak. Onda da başarı gösterdiğim takdirde dosyam Değerlendirme Kurulunda
görüşülecek. Bu ülkenin en değersiz, en sevilmeyen mesleği için biraz fazla
değil mi? Astronot olmak bile daha kolaydır a.q.