30 Haziran 2015 Salı

Bir İş Gezisi Olarak Ankara Deneyimi Üzerine...






Geçtiğimiz hafta Salı günü, Nisan ayında kabul edilen İç Güvenlik Paketi hükümlerince yeniden düzenlenen ve değiştirilen rütbe terfi sınavı prosedürünün ilk aşaması olan yazılıya girmiştim, binlerce sayfalık mevzuat bilgisinin test edileceği 40 soruluk bir sınavdı. Beş dakika bile çalışmamıştım. Geçti bitti, sonraki aşama olan mülakat Ankara Gölbaşı’ndaydı; Erzurum’dan üç arkadaş uçakla gitmemiz durumunda Ankara içinde araçsız sürünmek istemediğimizden ve ayrıca anasının örekesinde bulunan Gölbaşı’na ulaşım ciddi sorun olduğundan, otomobille cuma günü yola erken çıkmayı, yavaş yavaş, geze geze gitmeye karar verdik. Benim için de cazip bir durumdu bu, Kuzeydoğu Anadolu’yu gezme fırsatım olmuştu ama Orta Anadolu’yu merak ederdim hep, hiç görmedim ki. Cuma sabahı yola çıktık, yaklaşık dokuz saat süreceğini ön gördüğümüz yolculuk boyunca hava ılık ve güneşliydi, önce Erzincan’a vardık, küçük ama şirin bir görüntüsü vardı; Erzurum gibi dağlarla çevrili bir düzlükte kurulu bir şehir. Ne var ki bu dağlar, görsel açıdan Erzurum dağlarından çok daha görkemli, etkileyici bir bakışla süzüyorlar şehri. Bunun sebebi Erzincan’ın Erzurum’a nispetle daha düşük bir irtifada yer alması olsa gerek, (1200 metre) aynı açıdan bakılırsa Erzurum’un etekleri kurulduğu Palandöken Dağlarının insanda neden çarpık çurpuk tepecikler olduğu intibaını yarattığını anlamak daha kolay. Bunların yanı sıra yeşillik hâkim Erzincan’a. Her ne kadar Erzurum’un üçte biri nüfusa sahip olsa da, yol üzerinde gözlerime inanmakta güçlük çektiğim bir şey çıktı karşıma: Hilton! Evet, Erzincan’da Hilton Otel var! Vakti zamanında bir yazıda değindiğim uyumsuzluğun yarattığı garabet hissini duyumsadım Hilton’u gördüğümde. 12 yaşındaki bir kız çocuğunun erken gelişmiş göğüslerinin Gianna Michaels kıvamında olduğunu düşünün, Erzincan Hilton bu rahatsız edici etkiyi yarattı üzerimde. 100.000 nüfus bile yok Erzincan’da, ama Hilton var. Neyse, yolumuza devam ettik, Refahiye, Zara Sapağı derken Sivas’a vardık. Sivas genel olarak güzel, hatta modern bir şehir görünümünde, gene de Sivas denildiğinde de, Sivas ile ilgili bir şey duyduğumda da, şehre giriş tabelasını gördüğümde de aklıma gelen ilk şey Madımak Oteli. Arkadaşlardan biri şehrin içine girmemizi, bir manavdan madımak almak istediğini söyledi. Madımak meğer sadece içindekilerin yakılmak istenildiği bir otel ismi değilmiş, Sivas’a mahsus otsu bir bitkinin adıymış. Yemeği yapılırmış, ayrıca pişirilmeden de yenilebilirmiş. Neyse, geçtik şehrin merkezi bir yerine, arkadaş manav aramaya başladı, biz de caddede park edip onu beklemeye başladık. Etrafta lokantalar, restaurantlar var, çoğunun açık, içlerinde de müşterilerinin olduğu dikkati çekti; ramazan günü bu kadar çok açık lokanta görmek şaşırttı beni. Yaklaşık yirmi dakika orada oyalandık, tek bir kişi görmedim elinde sigara ile yürüyen. Bu noktada oruç tutmak istemeyenin rahat ama oruç tutanlara saygılı olduğu düşüncesi pekişti zihnimde. İyi de ne diye yaktınız o oteli be adamlar? Türk insanını anlamak zor, Türk grup psikolojisini anlamak ise imkânsız. İtiraf etmem gerekirse Sivas’tan hoşlanmamak için negatif ayrımcılık yapmaya gayret ettim, ama nafile, ne yazık ki Erzurum’dan da, Erzincan’dan da daha güzel bir şehir burası. İşimiz bitti, madımak alındı, Ankara’ya yolculuğumuz kaldığı yerden devam etti sonrasında. Şimdi yolumuz üzerinde Yozgat var. Akdağmadeni ve Sorgun isimli ilçelerin içinden geçerek Yozgat’a geldik. Zaytung’da sürekli dalga geçilen şehirlerden biri olan Yozgat hakkında az bile yazıyorlarmış meğerse. Muhtemelen bu şehir sadece Ankara-Sivas arasındaki uzun mesafede boşluk doldurmak amacıyla kurulmuş bir yer. Başka hiçbir esprisi yok. Yozgat’taki sorun burasının şehir halini alamamış olması. Gümüşhane ya da Artvin gibi tabiata inat kurulmuş da sonra pişman olunmuş bir yer değil, Bayburt gibi, “bura niye var ki?” diye sorulacak türden bir şehir. Hiç oyalanmadan yolumuza devam ettik, Kırıkkale, sonra da Ankara. Arkadaşlardan biri oruçluydu, Ankara’daki kayınpederinde yapacağı iftara yetişmek için hızımızı arttırdığımız sırada birden eşi aradı, beni de davet etmesini hatırlattı kocasına. Ben tabii hiç oralı olmadım, tabii dalga geçmeyi de ihmal etmeyerek. “Bunca saattir beni de davet edersiniz diye bekledim, şimdi mi aklınıza geldi, hayatta gelmem” diye trip yaptım, hem zaten oruçlu da değildim. Arkadaş düpedüz utandı, yalvarırcasına ısrar etti, kayınpederi, kayınvalidesi varmış o kadar, bizi bekliyorlarmış. Neyse, dokuz saat araba kullanmış birine daha fazla eziyet etmek istemediğimden hiç hazzetmesem de kıramadım onu, Ankara’ya girdik, üçüncü kişiyi sabah buluşup mülakata beraber gitmek üzere Batıkent’te bir yere bıraktık, sonra oruçsuz halimle iftar yemeği için davetli olduğum arkadaşın kayın pederinin evine geçtik. Akşam ezanını okunurken adım attığımız evde rütbe terfi sınavı mülakatından çok daha çetin bir durumla karşılaştığımı fark ettim; arkadaşın kayınpederi, kayınvalidesi, ki kayınbiraderi, kuzeni, baldızı, değişik boylarda 4-5 çocuk. Gürültü, patırtı. Doğru sofraya geçip uzun bir tanışma/tanıştırma işlemi. Pek sosyal bir olmadığımı bilen arkadaşım yüzüme özür diler gibi bakışlar atıyor, ben dişlerimi sıkarken zoraki gülümsemelerle gelen soruları cevaplıyorum. Bir ara kulağına eğilip “ulan ben böyle ortamları sevsem evlenirdim zaten, alacağın olsun” diye fısıldadım. Kayınpeder emekli bir bürokrat, kayınvalide hükümet gibi bir kadın, duruşu, konuşması, diksiyonu ile fevkalade. Bir ara bana –misafirle ilgilenme nezaketi için olsa gerek-  döndü, “ben T.’nin arkadaşlarının eşlerini genelde tanırım, sizin hanımınızla tanışmış mıydık?” diye sordu, duraksamadan net bir cevapla “mümkün değil” dedim, o an ortamın iki saniye nasıl sessiz bir soğuklukla donduğunu anlatamam, neyse ki arkadaş (T.) hemen açıklayıcı bir şey söyledi de durumu toparladı. Çay, tatlı derken bu ıstırap verici tecrübe sona erdi. Aile ortamlarını sevmiyorum. Yabancılarla sanki kırk yıllık ahbapmışız gibi konuşma zorunluğundan nefret ediyorum. Kendi akrabalarından bile uzak duran bir sefilim ben, -miş gibi yapınca da ruhum kararıyor resmen. Evden ayrıldık, konaklayacağımız yere, İller Bankası’nın Batıkent’teki misafirhanesine yol yorgunu, insan yorgunu, bitkin ve uykulu şekilde gittik, yerleştik.  Sabah erken uyanıp 3.yü aldık evinden, 9am olmadan Gölbaşına varmıştık. Yüzlerce insan, yıllardır görmediğim dostlar, yıllarca görmeyip eksikliklerini umursamadığım kişiler, her biri Türkiye’nin bir yerinde görevli, benimle aynı pozisyonda olan meslektaşlar, aynı komisyonun karşısına çıkıp mülakata girmek ve terfi etmek için bekleşmeye başladık. Geniş bir masanın üzerine ters çevrilmiş sayısız kâğıttan rastgele birinin çekildiğini, kağıtta yazılan soruya cevap verildiğini öğrendik mülakata bizden önce girip çıkanlardan. Bütün bu işlem bir dakika bile sürmüyormuş, eh, benimki de öyle olacaktı demek. Sırası benden evvel gelip mülakata giren arkadaşlara soruyorum, ne oldu diye; çektikleri soru kağıdından kimine ‘Gorbaçev’in karısının ismi nedir?”, kimine “Hangi birimde çalışmak istersiniz?”, kimine “Hak ve Haksızlık ne demektir?”, kimine “Neolitik çağ nedir?”, kimine de “Fransız İhtilali sırasında Fransa Kralı kimdi? ”gibi sorular sormuşlar, zaten cevabı da dinledikleri pek söylenemezmiş, otuz saniyede salona girip çıkılıyormuş. Bu tiyatro için Edirne’den, Hakkari’den, Muğla’dan, Erzurum’dan ve ülkenin her yerinden insanlar Ankara’ya geldiler işte. Odadan çıkarken lambanın ışığını kapatırsınız israf olmasın diye, tuvaletin taharet musluğundan biraz su akıyorsa rahatsız olur, geri döner akımı kesersiniz su ziyan olmasın diye. Annelerimizin şişkoluğu en çok yenilmeyen yemekler çöpe gitmesin kaygısıyla karınları tok olsa da tıka basa yiyerek oluşur. İsraf hepimizin içine işlemiş bir tedirginlik çünkü. Ama devlet böyle değil, sırf benim pozisyonum için yüzlerce, genel olarak geçtiğimiz hafta terfi durumunda olan benim meslekten binlerce kişiyi Ankara’ya çağırıp, sonucu çok önceden belli 20-30 saniyelik bir mülakata katılsınlar diye bunca kişi için yolluk, harcırah, konaklama bedeli adı altında milyonlarca liralık harcamayı göze alabiliyor. Bana verilmeyen maaş zammı, sizden esirgenen doğal gaz indirimi, böyle şeyler yüzünden işte. Neyse, saat 2pm civarı sıra bana geldi, salona girip beş kişilik komisyon karşısında kendimi tanıttım, aldığım talimatla soru kağıtlarından birini seçtim, okumaya başladım. “Bir toplantıda dinleyicilerin ilgisini çekmek için ne yaparsınız?” Soruya bak. Arkamda direk dansı yapan iki kızıl saçlı hatun olsa herkes dikkatle beni dinler. Cevap verirken sözümü “teşekkür ederiz, çıkabilirsin” diye kestiler, çıktım ben de. Bu. Repliğim bu kadar. Sinirli bir rahatlama hissi ile kendi sırasının gelmesini bekleyen T.’nin yanına gittim. Onun sırası da saat 5.30pm de geldi, salondan çıkarken sorgulayan gözlerle yüzüne baktım, aile içi şiddetle ilgili bir kurumun üyelerini sormuşlar, bu da “saatlerdir bekliyorum, yorgunum, bilmiyorum” diye tavır yapmış, teşekkür edip çıkabileceğini söylemişler. Bu mülakatı protesto edip kot pantolonla, kirli sakalla gelenler, tutuklu olduğu hapishaneden jandarma eşliğinde elleri kelepçeli komisyon karşısına çıkanlar, sanki bir manası varmış gibi sorulan bütün soruları ve yanıtlarını öğrenmek için çırpınanlar… Velhasıl, cumartesi akşam işimiz bitip İller Bankası misafirhanesine doğru yola koyulduğumuzda saat 6pm’i bulmuştu.  Arkadaşım T. Beni bırakacak, oradan davetli olduğu bir iftara gidecekti. İller Bankası misafirhanesi önünde (misafirhane dediğime bakmayın, kocamaaan bir tesis orası, misafirhane sadece küçük bir bina) bir baktık, giriş yolunu kapatmışlar, boy ortalamaları 190cm olan takım elbiseli sivil polisler bir de barikat kurmuşlar. Meğer cumhurbaşkanı gelecekmiş iftara. Bu nasıl tesadüf ya? Yılda bir, en fazla iki kere gittiğim Ankara’da, ilk defa konakladığım bir yerde Cumhurbaşkanı ile denk geliyoruz. Neyse, kimliğimi gösterince yol verdiler, odama çıktım, üzerimi değiştirdim, saat 6.30u geçmişti. Oruçlu değilim ama sabahtan beri boğazımdan sadece su ve sigara dumanı geçmiş, kıvranıyorum açlıktan. Takım elbisemi çıkarıp üzerime hafif bir şeyler giyindim, odamdan inip görevliye çevrede yemek yiyebileceğim bir yer olup olmadığını sordum. Batıkent’i de hiç bilmiyorum, zaten Macunköy diye geçiyormuş bulunduğumuz mıntıka. Görevli önce duraksayıp sonra biraz yürümem gerektiğini, bir restaurant bulabileceğimi söyledi. Bu muğlak cevaptan hiç işkillenmeyerek sivil polislerin arasından aynı barikatı aşarak caddeye çıktım ve bilinçsizce yürümeye başladım. Yürüdüm. Yürüdüm. En az yarım saat yürüdüm. Bir an evvel de yiyeceğimi yemek ve bu işi bitirmek istiyorum çünkü saat iftara yaklaştıkça hem lokantalar iftar düzenine geçerler, hem de ben o halde bir şey yemeye utanırım yani, insan 17 saat oruç tutarken iftara bir saat kala karşısında bir şeyler yemek çok büyük nezaketsizlik. Bu bir kere başıma geldi, yirmi sene geçti üzerinden ama unutmuyorum hala. Ankara’da öğrencilik yıllarımdı, beş arkadaş Sakarya Caddesinde bir kebapçıya biraz erkencene gitmiş, masada bekleşmeye başlamıştık, iftara yarım saat filan vardı, sadece bizim masada bir kişilik yer olduğundan sanırım, yanımıza 40-45 yaşlarında hırpani görünüşlü bir adam oturdu, kebapçıda, üstelik o saatte nasıl bilmiyorum ama adamın önüne pastırmalı yumurta getirdiler, adam bize dönüp “gençler, kusura bakmayın” diye söylenip yumuldu tabağa. Aradan yirmi sene geçmiş, dediğim gibi nasıl bir travma yarattıysa üzerimde adamın kıyafetini bile hatırlıyorum. İftara yarım saat var, herif merhametsizce pastırmalı yumurta yiyor yanımızda. İşte bu zulmü kimseye yaşatmamak için yemek yiyecek bir yer arıyorum, yok! Yolda rastladığım elinde sigara olan birine yakınlarda bir AVM var mı diye sordum, epey bir düşündü, sonra bana gösterdiği yoldan yürümeye başladım, GİMAT adı verilen İSTOÇ benzeri bir yerin içine girdim, en sonunda, epeyce yürüdükten sonra birkaç güzel restauranta denk geldim ama saat 19.45! Pastırmalı yumurta canavarı gibi olmamak için durmadan devam ettim yürümeye, kaldığım misafirhanede illa ki yemek, iftar vardır diye düşündüm, ne de olsa T. Gece sahur yapmıştı orada. Bu saçma sapan yürüyüşün sonunda, epeyce uzaklaşmış olduğum İller Bankasına geri döndüm, aynı barikat, sayıları artmış sivil ve resmi polislerin arasından geçtim, kısa bir süre önce kendisine çevredeki lokantaları sorduğum görevliyi karşımda bulunca –gayet münafık bir tavır alıp- “iftarımız var değil mi?” diye şirin şirin sordum. Benim şirin gülümsememe o yavşak bir sırıtışla karşılık verdi, “sayın cumhurbaşkanımızın katılacağı 1500 kişilik bir iftarımız var ama davetliler katılabiliyor sadece” dedi. O güne mahsus, misafirhanede bu iftar organizasyonu nedeniyle iftar verilmeyecekmiş, bütün kurum esas iftarla meşgulmüş. Oruçlu değilim! Açım! Sabah kahvaltı bile yapmadım! Şimdi yalancıktan iftar bile yapamıyorum! Tekrar çıkıp az evvel yanından geçip yürüdüğüm restaurantlardan birine girmekten başka bir çare de görülmüyordu. Allahım ne olur yer bulayım, oruçlu değilim ama halimi görüyorsun diye söylenip bir kez daha, bol koruma polisli ve koca barikatlı ana girişe yönelirken, cumhurbaşkanımızın araç konvoyu tesise giriş yapmaya başladı. Sayamadım, neredeyse otuz kırk araç, jammerlısı, jipi, forslu mercedesi, korumaları, ambulansı, çeşit çeşit araç önümden geçti. Benim tek terdim bir an evvel yürüyüş mesafesi 20 dakika olan o lokantalardan birine kapağı atmak! Dakikalar sonra araç trafiği sekrekleşti, sonra bitti. Bu defa kenara çekilmiş barikatın yanından, sayıları azalmış korumaların yanından bir kez daha hızlı adımlarla yürüdüm. Eminim o korumalar manyak olduğumu filan düşünmüşlerdir. Ezana birkaç dakika kalmıştı. Yürümeye devam ederken okunmaya başladı. Sigaramı yaktım sanki oruç bozuyormuşum gibi, sinirle tüttürmeye başladım. Az sonra vardım bir restauranta. İftar için gelenlerle dolu olsa da bir köşe buldum, Hemen iliştim. Garson menüyü uzattı, çorba dedim, köfte dedim. Çorbamın daha yarısına gelmemiştim ki, nefis görünüşlü bir tabak köfte getirdiler masama. Nasıl bu kadar hızlı pişirip servis ettiklerini anlamaya çalışırken bir baktım ki, benden çok önce iftar için gelmiş, siparişlerini vermiş bekleyen müşterilerin hiçbirinin masasına servis yapmamışlar henüz, üstelik bunu fark eden müşteriler de beni pis pis süzüyorlar. Hiç bozuntuya vermeden yedim. Bu arada kimisi garsonları azarladı, fırça attı. Benim suçum yoktu valla. Oradan güzel bir bahşiş bırakıp çıktıktan sonra az ötedeki cafeye yollandım, maksat bir daha o koruma polislerine görünmemek, yoksa “mal mısın müdür müsün?” diye soracaklar artık. Cafede pasta keyfi, bardak bardak çay. Epeyce oyalandıktan sonra, nüfus yoğunluğu epeyce azalmış tesise giriş yaptım, odama çekilip sıcak bir duş, sonra da kitabımı açıp okumaya başladım. On dakika geçmemiş, uyumuşum zaten. Sabah tekrar yolculuk, bu defa Erzurum’a doğru.

Ne hafta sonuydu ama!




Not: İlk yazılı ve bu mülakatın ortalaması 50 olmak zorunda, ama mülakattan 50’nin altında alırsam terfi hakkım yok. Eğer bu iki aşamayı başarıyla geçersem, iki haftalık bir uzaktan eğitim, ardından bir yazılı daha olacak. Onda da başarı gösterdiğim takdirde dosyam Değerlendirme Kurulunda görüşülecek. Bu ülkenin en değersiz, en sevilmeyen mesleği için biraz fazla değil mi? Astronot olmak bile daha kolaydır a.q.

16 Haziran 2015 Salı

Hacamat Üzerine...




Bugün hacamat edildim. Yoksa hacamat yaptırdım mı demeliyim? Microsoft Office hacamat kelimesinin altına otomatik olarak yeşil çizgi yerleştiriyor, kelime üzerine gelip sağa tıklayınca da ‘argo veya kaba sözcük’ uyarısı veriyor. Hacamat argoda birini hafif yaralama anlamına geliyor, doğru, ama bunun argo olmayan bir başka anlamı daha var ya, alternatif tıp metodu olarak vücudun belli yerlerindeki (halk arasında kirli denilen) pıhtılaşmış ve akışkanlığını yitirmiş kanın küçük kesiklerle vücudun dışına çıkartılması işlemi bu. Geçmişte bu işleme dair şöyle bir geyik görmüş, paylaşmıştım blogta. Erzurum’a ilk geldiğim dönemdi, arkadaşımın yaptıracağını duyduğumda ben de sırf meraktan yüzeysel bilgi sahibi olduğum bu işleme niyetlenmiştim, ancak yüzümdeki çıbandan dolayı antibiyotik kullandığımdan mümkün olmamıştı. Kendisine yapılan hacamatı izledim yanında tüm detaylarıyla, ortamı gördüm, yapan kişiyle konuşma fırsatım oldu. Neyse, aylar geçti, arkadaşa düzenli olarak bilgilendirme maili geliyor - bu hacamat meselesi de her ayın ancak belli günleri yapılabiliyormuş; çünkü olayın bir de dinen tavsiye edilmesi söz konusu ve bu bağlamda dini bir takım şartlar da yerine oturmalı. Aslında hacamat dini bir ritüel değil, çok eskilere, Uzakdoğu’ya giden bir kökeni var, ama işte, Peygamber zamanında Arapların da bildiği bir şeymiş ve Peygamber de yapılmasını öğütlemiş. Dikkatinizi çekmiş midir bilmiyorum, Dangerous Liasons’ta, Michelle Pfeiffer’in canlandırdığı Madame de Tourvel, womanizer’ların şahı Valmont (John Malkovich) tarafından zirüzeber edilince bu utanca dayanamayıp ölümüne hastalanmıştı, kendisine kucak açan manastır rahibeleri de kadıncağıza tedavi için hacamat yapıyorlardı. Detaylarını anlatmayacağım, kan tutar sizi. Değişik bir şey. Bir takım koşullar söz konusu: Öncesinde son iki gün ilaç kullanmamak, seks yapmamış olmak, son altı saat açlık gerekiyor; hacamat sonrasında da üç gün hayvansal gıda tüketmek ve tuz yasak. İnsanın canı yanmıyor, neşter vücudu çizdikçe daha çok bir gıdıklanma hissi duyuluyor o kadar. Başımdan, kalbimden (bu ikisi Peygamber’in sünneti olduğu için) sabit prosedür olarak, ardından uygulayıcıya söylediğim rahatsızlıklar doğrultusunda akciğer, karaciğer ve mideden yapıldı işlem. Bu arada, hepsi sırt bölgesinden; yani saydığım organların sırttaki izdüşümü olan yerden alındı kan. Arkadaşım yanımdaydı, fotoğraf çekti, videoya aldı tüm işlemi. Hepsinin sonunda da her bir bölgeden çıkan kanı inceledim, doğrusu kesinlikle akışkan olmayan, jöle kıvamındaydı kanlar. En çok karaciğerimden çıkan jölemsi kan dikkatimi çekti, karaciğerimde yağlanma olduğunu biliyorum, diğerlerine kıyasla çok daha çirkini ve ürpertici görüneni oradan elde edildi. Gene de, hepsini toplasan yarım bardak etmez. Daha önce duyduğum gibi, müthiş bir gevşeme, rahatlama ve uyku hali içindeyim şimdi. Uygulayıcı bunu işlem sonrası vücuttaki tansiyonun düştüğü şeklinde yorumladı konuşmamız sırasında.

Bakalım nasıl hissedeceğim önümüzdeki günlerde…

Uykum var.

12 Haziran 2015 Cuma

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ve Yarattığı Çağrışımlar Üzerine... (Geçmiş Zaman Hakkında Çirkin Dedikodularla Dolu Bir Yazı)





Nihayet, bunca sene sonra, sanırım dördüncü denememdi, dün gece Eternal Sunshine Of the Spotless Mind filmini sonuna kadar izlemeyi başardım. Daha önceki teşebbüslerimde film dili hiç hoşuma gitmediğinden bu meşhur filme 5-10 dakikadan fazla katlanamamıştım. Lafı dolandırmaya gerek yok, the end’e geldiğimde gâvurların overrated dediği türden, Kate Winslet’in (bu arada, eğer birine “En Zarif Yaşlanan Doğal Kadın” ödülü verilecekse, bu Kate’in olmalı.) oyunculuğu dışında hiçbir övgüyü hak etmeyen saçma sapan bir film olduğuna kanaat getirdim, keşke bu sefer de tahammül edemeyip birkaç sene sonra şansımı tekrar denemek üzere erteleseymişim. Neyse, oldu bir kere. En çok şişirilen yönü senaryosunun özgünlüğü; doğrusu eli kalem tutan sıradan bir LSD müptelasının yazabileceği türden bir karmaşadan ibaret bence. Üç okuyucumun da bu filmi izlediği öngörüsü ile hakkında düşündüklerimi ve filmin bana düşündürdüklerini spoiler endişesi olmadan zırvalama niyetindeyim, yok henüz izlemeyen varsa bundan sonrasını okumayı bırakabilir.

Film, can yakıcı bir kopuşla biten bir aşk hikâyesi sonunda, taraflardan her ikisinin de hafızalarında birbirlerine dair anıları sildirmeye kalkışmaları ve bu sayede dayanılmaz hale gelen aşk acısından kurtulma çabalarını anlatıyor. Bu bağlamda sci-fi esintileri de taşıyan filmin seyirciye sunduğu yargı şu: Âşık olduğunuz kişiyle anılarınız ruhunuzda öyle derin yerlere nüfuz eder, hayatınızı öylesine kuşatır ki, bunları beyninizden silmeye/sildirmeye kalksanız bile sevginizin büyüklüğü ölçüsünde başaramayabilirsiniz. Aşkın kudreti bilimin güç yetirebileceği bir şey değildir. Tipik omnia vincit amor söylemini, atipik bir üslupla işleyen film, aralarındaki aşkı önce coşkuyla yaşayan, sonra bu durumu kanıksayan, nihayetinde de bıkkınlık raddesine geldiğinde birbirlerini unutma gayesindeki iki kişinin başarısız ayrılma deneyimini hikâye ediyor izleyene.

Neden unutmak için çaba gösteririz aşk acısını? Bu saçma sorunun cevabı, sorunun içinde gizli. Çünkü acıtır, yakar insanın içini. Aslına bakılırsa bir ilişkinin ıstırap dolu sonlanışından sonra yaşanan onca şeyi unutmaya çalışmakla, hatıralara gömülüp hayal dünyasında beraberliği tekrar tekrar canlandırmak, aşkın tasavvurunu yaratıp imgelere gömülmek arasında gidip gelir kişi. Unutmak ister, çünkü onca güzelliğin ardından ağzında berbat bir tat kalmıştır. Hatırlamak ister, duyumsadığı lezzet eşsiz güzelliktedir. Unutmak için hediyeler, objeler itinayla yok edilir, birlikte gidilen mekânların yakınından bile geçilmemesi için özen gösterilir, ortak bellek çöle sürülür ki kırılsın susuzluktan. Ne var ki somut olgulardan kurtulmak kolay olsa da uyarıcılar bazen bir şarkı, bazen bir şair, bazen bir parfüm kokusu şeklini alır, bu ve benzeri klişelerin yanında kimi zaman da arızalanan bir kombi ya da lokantada önünüze gelen nefis bir brokoli çorbası gibi, son derece kişisel hallere bürünebilir. Ne var ki algılanacak hiçbir şey olmasa dahi düşünmekten alıkoyamazsınız kendinizi. Bu yüzden de acı çekmek doğaldır. Filmde artık yürümeyen ilişkilerine nokta koyan Kate, gider doktora, beynine müdahale ettirir ki Jim’i unutabilsin diye. Bunu bilmeyen adam önce kendisine sonraki ilk karşılaşmalarında Japon gibi bakan Kate’e neler olup bittiğini anlayamaz, sonra bir vesileyle olayın iç yüzünü öğrenir, o da gider aynı işlemi yaptırmaya. Burada Jim’in çok soylu bir davranışta bulunduğunu vurgulamak gerek; Türk erkeği genelde âşık olduğu kadının kendisine sapkınca bağlı/zincirli olması gerektiğine F=m.a’dan fazla iman ettiği için, böyle bir durumda gider ‘artık kendisini hafızasından sildirmiş ve kesin olarak unutmuş’ da olsa kadını 37 bıçak darbesiyle kalbura çevirirdi, hâlbuki filmde adam, bundan böyle kendisini hiçbir şekilde tanımayan, belleğini formatlamış kadınla mevcut şartlarda artık bir araya gelemeyeceğini bildiğinden, aynı zamanda onulmaz aşktan ötürü çektiği ıstıraptan kurtulmak üzere şifa bulmak için aynı hafıza sildirme işlemine girmekte. Film boyunca özne Jim, Kate nesne. Biz sadece Jim’in çektiği acıları görüyoruz, perişanlığını, sevgisinin gücünü, aklını yitirecek kadar duyduğu ıstırabını.

Filmi değil, aslında bana çağrıştırdıklarını zırvalamayı tercih ederim elbette. Değindiğim gibi, izleyici Jim’in yaşadıklarını görüyor. Filmde Jim’e dair resmedilen hali yaşamayan var mıdır ki? Sizi bilemem, ben yaşadım. Çok şiddetliydi içinde bulunduğum sarsıntı, nefes alamıyor gibiydim, çıldırmıştım. (Zehir ve Doz serisine konu olan Ex’ten bahsetmiyorum.) Şaşkınlık, öfke, ihtiras, hüzün karmakarışık haldeydi içimde. Ne yapacağımı kesinlikle bilemiyordum, çünkü her şeyi yapabilecek durumdaydım. Daha evvel sorunlu, karmaşık ilişkilerim olmuştu, hatta Ex’i bir kenara koyarsak düzgün/normal bir ilişkim de olmamıştı diye itiraf edebilirim; evli bekâr dul ayrımı yapmadan, kimisiyle yıllarca sürmüş, bir yandan da poligaminin kitabını yazacak ölçüde karmaşık ve şu an aklıma geldiğinde kendime yuh dediğim bir dönem o. İşte, bu dönemin bir kesitinde, Ö. ile tanışmıştım. Çok güzeldi, fettan denilebilecek cazibeye sahip bir kadındı. Yurtdışında yetişmiş olduğundan olsa gerek, alışık olmadığım ölçüde bağımsız düşünüyor, özgür yaşıyordu. Bir kuşun kanatlarını çırpışındaki çekincesizlik ve rahatlık, tüm davranışlarında gözlemlenebilirdi. Özgüveni hayranlık uyandırıyordu, kendine has, tam anlamıyla özel biriydi. (Lafı buraya getirmeye çalışmıyorum ama bu özellikleriyle filmde Kate’in canlandırdığı karaktere benzerliği dikkat çekici, şimdi fark ettim!) Tanışıklığımızın ardından bir süre aramızdaki arkadaşlık devam etti, ama bu zaman zarfında içimden hep “bu O!” diye geçiriyordum, sevgili haline geleceğimizi bilerek. Öyle de oldu kısa zaman sonra. Allahım, ne kadar mutluydum! Ö. hayatın karşıma çıkardığı en güzel hediyesiydi diye düşünüyordum. Bunların hiç biri tek taraflı değil, benzeri söylemleri, bu anlamlara gelebilecek jest ve mimikleri Ö.’de de görmekteydim. Aşktan aklını kaçırmış halde, gözüm hiçbir şey görmüyordu O’ndan başka. Ö.’ye duyduğum arzu, Ö.’yü mutlu etme çabası, Ö’nün sevgilisi olduğunu bilmenin bana hissettirdiği şımarıkça hislerin yoğunluğu beni ben olmaktan çıkarmıştı, başka birine dönüşmüştüm sanki.

Çok sürmedi.

Fazla değil, yurtdışına gidip döndüğü üç-dört günlük bir ayrılığın hemen ardından hiçbir gerekçe göstermeden, açıklama yapmaya gerek görmeden ayrılmak istediğini kesin bir dille ifade etti. İdrak edemedim çünkü bir neden yoktu. Bağımsız karakterine (ve tabi muhteşem güzelliğine) âşık olduğum kadın, birden bire benden bağımsızlığını ilan eden bir yabancı gibi davranmaya başladı. Kestirip attı. Yaşadıklarımız, hissettiklerimiz sanki sahteymiş gibi. Aklı kaybetmenin değişik türlerini kısa zamanda yaşamaktı başıma gelen; önce aşktan aklımı yitirmiştim, sonra şaşkınlıktan ve olan biteni anlamlandıramamaktan. Bunu öfke ve hüzünden delirecek hale gelmek takip etti. Telefonlar, mesajlar, mailler, okuduğunu düşündüğüm bloğuma yazdığım korkunç yazılar… İstanbul’un bir ucundaydı evi, yazdığım mektupları evine kadar gidip zili çalmadan kapı altından atmalar filan. Çok zordu, can yakıcıydı. Aylar sürdü kendimi toparlayabilmem. Yeri geldi intihar etmeyi düşündüm, hatta Ö.yü öldürmeyi bile. Cinnet, açıklanabilecek bir olgu değildir. O dönemde yazdıklarımın deliliğin farklı formları olarak ele almak pek ala mümkün. (*, **, ***, **** ve daha başkaları.)

Çok sonraları, sanırım 5-6 ay sonra şunu anladım: Ö.’ye karşı hissettiğim, aşk acısı değildi. Saplantılı bir tutkuyla bağlanmıştım O’na. Hastalıklı bir tapınma hali. Gerçek bir öyküden esinlenilmiş olsa da, berbat ötesi bir film parladı şimdi hafızamın derinliklerinde, ismi Le Carne (The Flesh) idi. Dediğim gibi, yaşanmış bir olaydan ilham alınmış bu film, Afrodit’ten bile seksî bir kadınla {Francesca Dellera oynuyordu bu karakteri… Ah Francesca, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en seksi kadın ve sözünü ettiğim bu film hakkında imdb’den kısa bir okuyucu yorumunu ekleyeyim: “La Carne is not one of his [Marco Ferreri] best movies, however it should be seen if for no other reason than Francesca Dellera, she's absolutely amazing, let me be clear, she CAN'T act but she's a sort of living "visual effect" talking about sensuality and sex appeal, she'd be able to arouse a sort of "cannibal attraction" both in men and women and it's just a cannibal love what Paolo (Sergio Castellitto) will feel about her.” Ve, doğrusunu isterseniz, Ö. böylesine bir aptallaştıran seksapele sahipti. Neyse.} yaşadığı aşkın bitecek olmasını kabullenemeyen sevgilisi adamın, “aşırı sevgisinden” ötürü kadını yemesini hikâye ediyordu. Meselenin ürkütücülüğünü ancak bu şekilde bir örneklemeyle sunabilirim, ben de kelimenin literal anlamıyla “manyak” gibi tutkuluydum Ö.’ye karşı. Aşk değildi bu; o başka türlü bir delilik, bunu daha, daha daha sonra, Ex ile beraberliğimde kavrayabildim. Ex; eşimdi benim, canımın parçasıydı, yol arkadaşımdı, kıyamet günü birlikte haşrolmayı dilediğim kişiydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, Burada Ö. ile Ex mukayesesini yapar gibi bir durum ortaya çıksın istemiyorum-  öyle bir şey de yapmıyorum zaten; kelimelere dökmeye gayret ettiğim, Virgilius’un iki farklı hali. Birinde marazî bir tutumla ya öföri, ya da agoni kisvesine bürünmüş ve uçlarda gezinen delilik söz konusu iken, diğerinde sükûnet dolu bir teslimiyet ve şefkat-saygı yumağı ile güven hissi mevzubahis. İlki ateşin içinde cayır cayır yanmaktan farksız, ikincisi şöminenin karşısında oturmak gibi. Ben en iyisi filme döneyim.

Eternal Sunshine Of the Spotless Mind’ın esas karakteri olan Jim, yukarıdaki kendimden verdiğim örnekler ışığında duyduğu aşktan değil, üstesinden gelemediği tutkudan dolayı beyninde Kate’e dair ne varsa sildirmeye karar vermişti, çünkü tutkuyla mücadele etmek- daha doğrusu edememek dayanılmaz acı verir insana. Burada bir kez daha tutku ve aşk kavramları arasındaki ayrım ortaya çıkıyor. Sözlüğe falan bakıp oralardan aldığım destekle düşüncemi pekiştirmeye çalışmayacağım; zaten çoğu zaman birbirine karıştırılan kavramlar bunlar. Başvurduğumuz referanslar, sözlük dâhil, her zaman doğru olmayabilir. Metrolojinin mottosunu hatırlayın, ‘bir nesnenin uzunluğunu doğrulamak için cetvel kullanırız, peki cetvelin doğru olduğunu nasıl doğrularız sorusu’ gibi. Benim gibi bir adamın referansı kendi yaşadıkları, gözlemleri, düşünceleri olur. Bu konudaki referansım da çok çok eskilerden başka biri: Tanıştığımızda sözlüydü, beraberliğimiz müddetince nişanlandı (nişan kıyafetini beraber almıştık), bir süre sonra evlendi. Seneler şeklinde ifade edebileceğim bu uzun müddet boyunca biz de beraberliğimize devam ettik. Pişmanlıklar, iğrentiler, kavgalar, karşılıklı yeminler, utanç ve daha pek çok olumsuz duygu tekrar bir araya gelmemize mani olamamıştı. Âşık değildik, şöminenin içinde tutkuyla yanıyorduk. Cayır cayır. Bu örnekle yazının dedikodu kısmını sonlandırmak isterken şöyle bitireyim; aşk bir bütün olmak iken, tutku parçaya secde etmekten farksız. Aşk çiçeklerin arasına uzanmak iken, tutku onları koparıp evdeki vazoya koymayı istemek gibi. O yüzden aşkta ilahi bir yan var, tutku ise alt seviyeye, beşere ait bir nitelik. Hesiod’u anımsayacak olursak, yarım, bazen bütünden fazlaymış gibi geliyor insana, bu bir yanılgıdan ibaret, insanın algılarında yaşadığı ve gerçek sandığı bir illüzyon sadece.

Toparlayayım: Ö. hayatıma hiç girmemiş olsaydı, ben Ex’in değerini takdir edebilir miydim? Hayır, asla. Ö. ve sonrasında yaşadıklarım, filmde Jim’in tahammül edemediği ıstırabı anımsattı bana. O acı, o korkunç tecrübe beni adam etti sanırım. (Etse etse bu kadar eder, malzeme belli.) Kendini beğenmiş, dünyayı takmayan bir womanizer’ın dönüşümü, egosunun paramparça edilmesiyle mümkün olabildi ancak. Jim asla bir womanizer değildi, hayır, tam aksine. Fakat ayrılığa tepkisi ve yaşadıkları dünyasının sonu gelmiş gibiydi.

Aşk bitmez ki.









Not 1: Ex ile mutlu mesut beraber olduğum günlerdi, altı ayda bir görüşüp saatlerce muhabbet etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz çok cici bir kız arkadaşımla (kick boks yapıyor ama cici işte) Beşiktaş’taki Beerport’ta oturmuş, hem içiyor, hem hararetle konuşuyorduk. Ansızın Ö., tombik bir kadınla belirdi, hemen yan taraftaki masaya oturdu. İçimde bir şey kımıldadı, o kadar. Görmezden gelmeyi tercih ettim ama birkaç dakika sonra kaba etine bir şey batmışçasına heyecanlı bir şekilde zıpladı sandalyeden ve yanıma geldi, sarıldı, konuştuk birkaç kelam. Durgun davrandım ama öyle olmak istediğim için değil, öyle olduğum için. Ayrılırken masasına doğru el salladım, hepsi bu.

Not 2: Kendisinden bahsederken herhangi bir rumuz kullanmadığım diğer hanım, şimdi bir çocuk annesi. Aslına bakarsanız çok tatlı biriydi. Allah yolunu açık etsin, mutluluğunu daim kılsın.

Not 3: Eternal Sunshine Of the Spotless Mind, IMDB Top 250’de, üstelik epey de yüksek bir puanla. Kanaatimi yineliyorum, Kate’in oyunculuğu dışında hiçbir olağanüstü yanı yok. Fakat filmde, her izleyen kişiyi geçmişine götüren bir yan var, popülaritesi buradan kaynaklanıyor. Bağımsız bakamıyor insan, içselleştiriyor, tıpkı benim yaptığım gibi.

Not 4: Bir Murphy Kanunu der ki, ‘Deneyim, yediğin kazıkların bileşkesidir.’

Not 5: Yazıya başlarken ne bu kadar uzun olacağını, ne de özel hayatımı böylesine ifşa edeceğimi öngörebilmiştim.

Not 6: Bu yazıyı Zehir ve Doz serisi ile birlikte ele almanızda fayda var. Hoş, metin içerisinde yaptığım onca blog yazısı referansı ile birlikte düşünülürse, zaten tüm blog benim ne berbat bir adam olduğumu anlatan şeytanî bir fısıltıdan ibaret.

Not 7: Ex. Ex. Ex.

7 Haziran 2015 Pazar

Yalnızlığın Formları Üzerine...




Dün neredeyse bütün gün kendimle seçime dair bir şey yazıp yazmama mücadelesi içindeydim. Yazmamam lazım, ne var ki yazma arzusu yaktı içimi. Yanlış anlaşılmasın, seçim ya da demokrasi üzerine değil, zaten çok önce bu konularda gevelemiştim düşündüklerimi. (*, **) Emin değilim, ya Roland Barthes ya da Claude Levi Strauss’tu, hayatının son dönemlerindeyken bir röportajda kendisine yöneltilen sorulara cevap vermeyip ‘daha evvel mükemmel bir şekilde izah ettiklerimi şimdi bana tekrar soruyorsunuz, şu an ancak kırık dökük ifade edebilirim bunları, cevap vermeyeceğim, yazdıklarımı okuyun’ diye karşılık vermişti, ben de kendi minik kalibremde aynı şeyi düşündüğüm için sürekli geçmiş yazılara referans veriyorum zaten. (Sonra kimi kendini bilmez kişiler çıkıp ukala hocalar gibi kendine refer ediyorsun diyor.) 

Yazmamam lazım çünkü politik, sosyolojik zemin çok kaygan. Geri zekâlıların en önde gideni Ralph Waldo Emerson bir makalesinde “Şu an ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, yarın da ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, bugün söylediğin her şeyle çelişse bile. ‘Ah, o zaman kesin yanlış anlaşılacaksın.’ Yanlış anlaşılmak o kadar kötü bir şey mi ki? Pisagor yanlış anlaşılmıştı, Socrates de, İsa da, Luther de Kopernik de Galileo ve Newton da, ete bürünmüş her saf ve bilge ruh da yanlış anlaşılmıştı. Büyük olmak yanlış anlaşılmaktır.” şeklinde sıçar ortalığa. 2015 Türkiyesinde yaşamış olsa çoktan şerefsiz fuatavni köstebeğinin listesinde tutuklanacak kişiler arasında okurdu ismini. Hele ben, 1984 terminolojisiyle konuşacak olursam İç Parti ile Dış Parti arasındaki bir çizgide yer alan biriyim, bu itibarla zaten bu bloğun varlığı dahi külliyen sakatlık yaratıyor. Neyse, kendim çalıp kendim oynuyorum zaten. 

İşte dün baktım ki yazmak, paylaşmak isteğiyle yanıp tutuşuyorum, her ne kadar yazacaklarım da öyle pek önemli, dikkate değer şeyler olmasa da Emerson’un sözünü ettiği yanlış anlamayı mümkün kılacak türden. Ben de içimi boşaltmak için diğer müdür arkadaşlarla oturduğumuz bir sırada gevezelik ederken birden yazacaklarımı kuru ve özetlenmiş halde ifadeye teşebbüs ettim. Sivri dilime alışıklar zaten. Anahtar kelimeler Fenerbahçe, HDP ve Otomatik Portakal’daki Alex karakteri. Yorumlarımı ilgi ve merakla dinledikten sonra içlerinden biri, diğerlerinden nispeten daha zeki olan, şiddetle itiraz etti, ama anahtar kelimeler arasında kurduğum bağlaşımlara ya da ilintilediklerime yüklediğim anlamlara değil; bir futbol fanatikliği ölçüsünde Fenerbahçe aleyhine bir şeyler duymaya gösterdiği tepkisiydi o. İşte burada tekrar idiot Emerson’a geliyoruz. Söylemek istediğimin tümüyle dışında, çok saçma yerlere sürüklendi konuşma birden. Sonrasında ne kadar anlamsız bir durumda olduğumu düşündüm, yazmak istemediğim şeyleri konuşarak dile getiriyorum, üstelik bunların muhakemesini yapamayacak kişilere karşı. Yanlış anlaşılmasın, sözlerimin, yorumlarımın hatasız, kusursuz olduğu iddiasında değilim, ama gereksiz detaylara takılıp, bütünü idrak edemeyip söyleneni anlama çabası yerine özünde futbol taraftarlığı - Fenerbahçe fanatizmi olan komik bir eleştiride bulunan insanlarla bunları paylaşmak doğrusu çok zavallı, aptalca bir tutumdu benim adıma. Ağızlarının payını hemen sonra başka bir konuda verdim elbette, ama ne kadar yalnız olduğumu bir kez daha teyid ettim böylece.

Buradaki en iyi arkadaşım, aslına bakarsanız tek dostum, böbreğim bir gece yarısı patlayacak olsa ilk arayacağım kişi bir saat kadar evvel bana izlemek için film tavsiyesi sordu. Düne dair anlattığım olaydan ötürü A Clockwork Orange aklımda olduğundan youtube’u açtım, aşağıdaki kısa videoyu izlettim. Tepkisini bekledim. Bu sahneyi bilirsiniz, izleyende şaşkınlık, iğrenti, dehşet gibi karmaşık duygular yaratır.








Buradaki en iyi arkadaşım dedim, Erzurum’da geçirdiğim süre boyunca desteği ile üzerimdeki hakkını inkâr edemeyeceğim kadar çok olan kişi. İlk defa izlediği bu sahneyi ‘Bu karıyı götürecekler galiba’, ‘Haaaa, göğüsleri tam benim sevdiğim gibiymiş’, ‘Olmadı bak, kıllı istemem ben’ yorumlarıyla süsledi.
Ne kadar yalnızım değil mi? 
İyi ki bu blog var, belki bir gün sonumu getirecek dahi olsa.