Hemen hemen bütün rock müzik severlerin ayrı bir yere
koyduğu, büyük saygı gösterdiği, sofradaki baş köşeyi kendilerine ayırdığı
Heavy Metalin gerçek babası Black Sabbath’ın
müziklerini yazan/yaratan Tommy Iommi, grubun piyasa
sürdüğü birbirinden nefis ilk dört albümün ardından ciddi bir tıkanıklık içine
girer, İngilizce ‘writer’s block’ denilen
türden. Üretemez, yazdıklarını, bestelediklerini beğenmez, yapmak istemez,
güvenini yitirir iyice. Ardından ilham arayışı içinde grubun yolu bir şatoya düşer, şatonun gotik ve izole atmosferinin
etkisiyle Sabbath Bloody Sabbath şarkısını
besteler Iommi, çok sonraları bu şarkının ana melodisi için ‘Black Sabbath’ın hayatını kurtaran melodi’ ifadesini kullanır.
Konumuz Black Sabbath değil.
Geçen hafta izlediğim Black Narcissus isimli 1947 yapımı filmde, Kalküta’da yerleşik kalabalık bir
üye grubuna sahip rahibe tarikatının yaşlı lideri, kendisine gelen talep
üzerine Himalaya Dağlarının eteklerinde, en yakın yerleşimin uzaklardaki dağ
köylerinde yer aldığı bir manastır kurulmasına karar verir; yerel halk,
coğrafya, iklim gibi pek çok bilinmeyeni olan bu uzak ve zahmetli görevi yerine
getirmeleri için beş rahibe belirler. Beş rahibe (başlarında güzeller güzeli Deborah Kerr) türlü zorlukların ardından manastır
kurmaları için kendilerine verilen yüksek bir uçurumun kenarına inşa edilmiş
(yerli halk tarafından mazisi ahlaksız işlerle hatırlanan) döküntü konağı
faaliyete geçirmeyi başarırlar, fakat hiçbir şey planladıkları gibi gitmez.
Alışık olmadıkları bir iklim, yabancı oldukları bir memlekette dillerini,
adetlerini bilmedikleri ve uzaylı gibi gördükleri yerel halk, kendilerini
hipnotize eden coğrafi yapı, bütün bunlara ek olarak tecrit edilmişlik hali ile
iç dünyalarında daha evvel yok saydıkları derin yalnızlığın artan çığlıkları,
aralarındaki ilişkilerde yaşanan tansiyon, hepsi bir yana bölgedeki tek İngiliz
olan ama kendilerine hiç önem atfetmeyip sürekli aşağılayan Dean ismindeki bir
adama dair hissetmekten geri duramadıkları cinsel çekim, rahibelerin dengesini
bozar. Kendileriyle kavga ederler, bir birlerine düşerler. Ruh dünyalarında
yaşadıkları mücadeleler her bir rahibeyi perişan eder, kimi disiplin, kimi
itaat, kimi şehvet, kimi dirayet ile sınanır. Ortak yanları, bu “iç” savaşların hep rahibeliği
seçmelerinden önce yaşadıkları geçmiş hayatlarıyla beslenmesidir.
Konumuz Black Narcissus değil.
Yıllar önce, en kötü kişilik özelliğime dair uzuuun bir
şeyler zırvalamıştım burada. Süslü cümlelelerle, etkileyici alıntılarla,
hepsinden öte buram buram riyakârlıkla içi doldurulmuş bir yazıydı. Güya
kibirdi benim en büyük günahım. Kibiri süslemek, hoş göstermek, bir yandan çok
fena bir şeymiş gibi geveleyip bir yandan da kendime dair bu haksız duygudan
ötürü nasıl haklılık payı çıkartabileceğime dair yoğun çaba gösterdiğim kocaman
bir laf salatasıydı orada yazdıklarım. Halbuki o vakitler de farkında olduğum
bir başka şey, Erzurum'da yaşamaya başlamamın ardından gün geçtikçe daha öne
çıkmaya başladı; Erzurum'daki yalıtılmış hayatımın körüklediği... Tıpkı kibir
gibi, yedi ölümcül günah arasında geçmesine rağmen kendimde göz ardı edilemez
şekilde belirgin hale gelmesi Black Narcissus filmindeki gibi, farklı bir
coğrafya, farklı bir iklim, farklı bir toplum, farklı bir çevre ile yüz yüze
geldikten sonra iyice barizleşen bir nitelik bu: Tembellik. Yanlış
anlaşılmasın, her zaman tembel, üşengeç, uyuşuk bir tiptim; buna blog da şahittir, ne var ki bu durumu hep depresif
hallerle ilintilerdim o günlerde. İnsan minör ya da majör depresyona adım
attığımda zaten bir şey yapmak istemez değil mi? Aynen ben de meseleyi bu
açıdan ele alıyordum, zaten hiçbir şey yapmak istemeyen birine dönüştüğümde
tembelliğimi değil bunalımlı hallerimi bundan sorunlu tutmaktı yaptığım.
Oblomov olma düşüncesi öylesine korkunç ki, sırf bunun
korkusu bile kişinin kendine karşı ikiyüzlülük yapmasına yetiyor. İnsanın
kendisine bile itiraf edemeyeceği şeyler var.
Black Narcissus filminde yer alan Rahibe Ruth karakteri,
Himalayaların eteklerinde kurdukları manastırda yaşamaya başladıktan kısa bir
süre sonra içinde bulunduğu cemaatin (Order) buyruk ve düzenlemelerini yüzeyse
olarak dahi içselleştirmediğini gösterir izleyiciye; filmdeki tek erkek
karakter olan Dean isimli adama duyduğu arzu ve şehvet yüzünden kontrolünü
yitirir, neredeyse film boyunca kızgın bir dişi kedi gibi huysuz, kavgacı
tavırlar sergiler. Halbuki filmin en başında, henüz Kalküta’daki manastırdayken
başrahibe kendisi için yönetilmesi biraz
zor biri şeklinde bir ifade kullanmıştır o kadar. Gel görelim yaşamının
yeni koşulları katı bir izolasyona uğrayınca, içindeki baskılanmış öfke ve
ihtiras gün yüzüne çıkar.
Erzurum’a geldikten hemen sonra değil, ama kısa bir süre
geçmesinin akabinde görmezden geldiğim, çoğu zaman yok saydığım miskinliğe
temayülüm açığa çıktı. Tam ve kamil bir Sloth… Her
konuda bir parmağı var bu tembelliğin; evin temizliğinden spora, eşya almaktan
kitap okumaya. İçime doğan her düşünce, gayret fikri, kısa bir süre içinde
küllenen ateş gibi sönmeye başladı. Evde öbek öbek her köşede görülen toz
topakçıkları sürekli gözüme çarpıyor, umurumda değil. İstanbul’dan döneli üç
hafta oldu, bir kere dahi kullanmadım koşu bandını, öncesinde de lanetayn
yürüyordum zaten. Yemek yapmadığımı bilmeyen yok ama bulaşık çıkıyor bir
şekilde, kağıt tabak kullanımıyla niceliği azaltsam da bardak, çatal bıçak
yıkanmalı, gel görelim haftalarca lavabonun içinde bekliyor hepsi yıkanmayı.
Sırf tembellikten ocak almadım evime, neredeyse bir sene olacak, çayı dahi
ketılda hazırlıyorum. Kedi almaya ne kadar niyetlendiğime daha evvel
değinmiştim, üstelik bunu sadece keyfi olarak değil, apaçık bir ihtiyaç olarak
görüyorum; buna mukabil elim gitmiyor. Hayvan Barınağının facebook sayfasını
günü gününe takip etsem de, güzelim mırnavlara içim gidiyor olsa da sonuçta
sahiplenme noktasında müthiş bir üşengeçlik hissediyor, kedinin hayatıma
getireceği düzeni sırf miskinliğime son verecek olması nedeniyle korkunç
buluyorum. Düşünsenize, çöp torbalarının ağzını kapatmalı, yıkandıktan sonra
astığım askıdaki çamaşırları hiç toplamadan tekrar zamanı geldiğinde oradan
alıp giymek yerine kuruduktan hemen
sonra katlayıp kaldırmalıyım, tüylerden ötürü birkaç haftada bir değil, gün
aşırı evi süpürmeliyim. Tabii kedinin bakımı, taranması vs. de cabası. İstanbul’dan
getirdiğim beş koli kitap ve bir başka kolide masaüstü üstü bilgisayarım var, hala
hiç biri açılmamış. Evde döküntü, kardeşimin çöpe atmak üzereyken elinden
kaptığım hurda bir laptopu kullanıyorum hala, çıkan sesleri ve yaydığı ısıyı anlatamam.
Evime taşındığımda kocaman odaların
geniş duvarlarını Goya’nın Black Paintings’leri
ile kaplamayı, posterleri salonun ve koridorun duvarlarına asmayı nasıl da
istemiştim; yüksek çözünürlükteki resimleri internetten bulmuş, hatta
hasbelkader bir reklamcıyla tanışınca bu konuyu kendisine açmış, ondan da
olumlu cevap almıştım, hiçbir masrafım olmadan istediğim ölçülerde print edip
bana verecekti posterleri. Tabi ki yapmadım, resimler duruyor harddiskte. İki
hafta sonra rütbe terfi sınavım var, millete bakıyorum da harıl harıl
çalışıyor, bense henüz tek bir cümle açıp okumadım mevzuatı. PODEMOS da
kurtaramaz beni o sınavda. Göz kapaklarımda enfeksiyon oluşmuş, yerimden kalkıp
ilaçlarımı kullanmaya üşendiğime kim inanır? Aksatıp duruyorum ilaç saatlerini.
Hafta başında yirmi yaş dişim çekildi, sanki başıma bela arıyor gibi
antibiyotiklerimi de geciktirip duruyorum. Unuttuğumdan değil, kıçımı koltuktan
kaldırıp da ilaç içmeye erindiğimden. Erzurum’a geleli neredeyse bir sene
olacak, henüz nüfus müdürlüğüne gidip kaydımı dahi yaptırmadım. Çok güzel,
çekici kitaplar buldum İstanbul’a son gidişimde, lakin üç hafta oldu geleli,
100 sayfa bile okuyamadım hala. Canım istiyor, ama elim gitmiyor. Daha sayacak
çok şey var, ama bu kadar yeter.
Dedim ya, eskiden tembelliğimi depresif hallere yorardım.
Belki de şimdi büyük bir depresyondayım, kim bilir… ama hayır, miskinlik,
tembellik başka bir şey.
Onca şey yazdım, kendimi size şikayet ettim, Hüseyin Üzmez sübyancısı gibi nefsime ve şeytanıma
olan kırgınlığımdan bahsederek Tembellik günahımı anlattım. Gerçekten günah,
çünkü bu kadarına tanım gereği Rahman olan Allah
bile razı gelmez. Boşuna Seven Deadly Sins arasında yer almıyor, tamahla,
öfkeyle, kibirle, şehvete düşkünlükle bir değerlendirilmiyor.
Peki, yapmam gereken ya da yapmak istediğim hiçbir şeyi
yapmıyorum madem, ne yapıyorum onların yerine? Yani, zaman diye bir olgu var
madem, o takdirde bu olguyu bir eylemle doldurmak lazım; fuzuli veya malayani
de olsa bir şeyler yapmam lazım ki o zamanı geçireyim değil mi? ama öyle değil
işte, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey yapmıyorum. Öyle bir psikolojik buhran ki
bu, zaman benim için kullanılacak, değerlendirilecek bir olgu değil, çoktandır
geçirmek zorunda olduğum bir süreç halini almış durumda. Oturuyorum, hiçbir şey
yapmadan. Saatler geçsin diye bekliyorum. Ve, inanır mısınız, sıkılıyorum!
Sıkıntıdan patlayacak halde oluyorum çoğu zaman! Mecbur ya da gönüllü olduğum onca
şey arasında hiçbir şey yapmak istemeyip bir de sıkılıyorum! Bunu anlatamam,
ifade etmeyi beceremem. Hayati önemdeki sınava çalışmaktan, ilaçlarımı almaya,
okumak istediğim kitapların kapağını açamamaktan, evi süpürmeye, hiçbir şeye
gitmiyor elim, bütün bunlar dururken ben yapacak hiçbir işi olmayan biri gibi sıkıntıdan bezmiş haldeyim.
Tommy Iommi, 1972 senesinde writer’s
block’tan muzdaripti. Bir şekilde atlattı, adam hala müzik yapıyor. Benim
tıkanıklığım neye karşı, bilmiyorum. Tınısı yitik bir şiir gibi, kıymasız lahmacun
gibi, göğüsleri sarkmış Kagney Linn Karter gibi, ekranı donmuş bilgisayar gibi,
mürekkebi tükenmiş kalem gibi, sayfalarının yarısı yırtılıp atılmış roman gibi,
kuyruğu kopuk bir maymun gibi, sesi kısık Zeki Müren gibi, patlak bir top gibi,
varlığım block’lanmış halde. Karamsar davranma niyetinde değilim, fakat bu
savaşı, ‘iç’ savaşımı kaybettiğimi,
mağlup olduğumu itiraf etmekten başka bir şey yok yapabileceğim. Hayatımda hidroelektrik
santrali gibi enerji ürettiğim, yavru kedi misali neşe yaydığım, nutella
kavanozu etkisiyle mutluluk merkezi olduğum bir dönem hiç olmadı, bunu kabul
ediyorum, ama güneş ışıtmıyor, kalp durmuş, ateş küllenmiş artık. Black
Narcissus’un kuru bir adaptasyonu mu bu yaşadığım, doğrusu emin değilim. En
azından orada Deborah Kerr vardı.
Oblomov… Ne korkunç, doğmadan
batan bir güneş olmak. Hoş, 42 yaşıma
basmaya az kaldı, daha ne doğacağım a.q.