Dört gün Ankara, sonrasında dört gün İstanbul derken Pazar
gecesi döndüm Erzurum’a. Ankara’ya katılmayı hiç istemediğim bir çalıştaya
ayaklarımı sürüyerek gitmiştim; nefret ettiğim protokol havasından ne kadar
uzak durmaya gayret etsem de kaçınmak bazen mümkün olamıyor. Kelimelik ya da
candy crush oynayarak ancak katlanılabilir hale gelen sıkıcı toplantıları bir
kenara koyarsam, bu gibi organizasyonların kendi adıma tek hoş tarafı uzun
zamandır görmediğim insanlarla tekrar bir araya zemini yaratması diyebilirim.
Gene öyle oldu, İzmir’den, Adana’dan, Diyarbakır’dan sevdiğim temsilciler
çalıştaya katılınca her fırsatta kendiliğinden gırgır şamata ortamının oluşması
neşemi yerine getirdi. Ne var ki hiç biri, hiç kimse, senelerdir görmediğim,
birkaç ayda bir telefonda konuşmakla yetinmek durumunda kaldığım çok eski bir
dostuma, Cengiz’e üç günlüğüne dahi olsa kavuşmanın mutluluğunu yaşatmadı bana.
Toplantıların bitmesini zor bekledik, gece yarılarına kadar konuştuk,
dertleştik, paylaştık. Anlattık, yorumladık, itiraz ettik, hatta tatlı tatlı
tartıştık bile. Yan yana gelmediğimiz onca sene boyunca değişik bir yönde
geliştirmiş kendisini, hayran kaldım dersem abartıyor sayılmam- tümüyle
imrendirici bir birikime sahip olmuş: İlgisiz alakasız bir konu başlığını
konuşurken ansızın Kuran’ı, İncil’i, hatta Ahd-i Atik’i ezberlemişçesine (benden
bile iyi bir şekilde) cümle cümle alıntı yapabiliyor, üstelik bu alıntıları
çapraz şekilde eşleştirebilmekte. O’na kıyasla felsefî eserleri daha fazla
okumuş ve bunun yanı sıra materyalist tarih anlayışına yatkın biri olarak ileri
sürdüğüm argümanlarla destekli her gece saatlerce gevezelik ettik, öyle ki vakit
ilerlediğinde uykusu gelen diğerinin sitemime maruz kaldı her defasında. Son
derece değişik, bunun yanısıra çok özel biri Cengiz. Bu blogta ondan iki kere bahsetmiştim;
biri yıllar evvel aramızda geçen şu diyaloğa dair yazdıklarım,
diğeri de o vakitler bloğumu takip ettiğinden bir konu hakkındaki tartışmamızda
kendisine yönelik alıntıladığım bu iktibas. Tam
bir “iyi insan”, fazlasıyla iyi, mükemmel denilebilecek kadar. Kalbi temiz,
kendisine kötülük yapanlara karşı kin tutmayan, hırslardan arınmış, iç huzura
sahip biri. Üstelik sıkıcı da değil. Konuşmayı sever, Susan Sontag’ın kendisini
anlatırken ifade ettiği “yaratıcı
diyaloglar şeklindeki sohbetlere bağımlıyım” sözlerine uyum gösterir bir
tarzda, konuşarak düşünüyor sanki. Boş da konuşmuyor. Kendi adıma öyle
olmadığımı biliyorum, yazarak düşünenlerdenim ben, üstelik ruh dünyası
arızalanınca daha iyi düşünebilen tiplerden.
Cengiz’e bunca zaman sonra birkaç günlüğüne de olsa
kavuşmanın mutluluğunu anlatıyorum, bununla birlikte O’nun bana kavuşmuş
olmaktan ötürü gösterdiği coşku ve heyecanın çok azını hissettiğimin de farkına
vardım bu beraberlikte. (Neredeyse on dakikada bir öpecekti adam beni.) Bu
yanıltıcı bir yaklaşım da olabilir belki, ama abartılı jestler, ifadeler (riyakârlıktan
ve sahte gösterilerden söz etmiyorum tabi) güçlü duyguların dışavurumu olabilir
ancak. Ankara’dan İstanbul’a geçerken yol boyunca aklımda bu vardı hep:
Duygularını pek fazla dışa vurmayan biri olduğumu çok duydum bu yaşıma dek;
fakat aslına bakılırsa o kadar “duygulu” bir insan da değilim sanırım.
Karşımdaki insanın mutluluğuna, hüznüne, kızgınlığına, acısına –o kişiyi sevip
sevmemekle ilgisi yok bu durumun- ortak olamıyorum. Bunu istemediğimden değil
de, yapamadığımdan, sanki (hatta) yapmak istemediğimden, içimden de gelmediğinden.
Ürkütücü bir şeyden bahsediyorum değil mi? Nasıl davranmam gerektiğini aklım söylüyor.
Cool olmaktan ziyade kasvet doğuran bir duygu yoksunluğu denilebilir bu duruma.
Gene lafı Baudrillard’a ve O’nun simulasyon teorisine
getirecek gibiyim ama hayır, dört değerli okuyucuma bu ıstırabı yaşatmaya
niyetim yok. Sadece insanların benimle duygusal paylaşımlarına verdiğim
karşılığın Truman Burbank’ın yalan dünyasını çevreleyen
soğuk duvarları keşfettiğinde duyumsadığı tekinsiz bir yabancılıktan farkı
olmadığını idrak ettim İstanbul yolunda. Bunu fark etmek hoş değil, gerçekten.
Vicdansız biri değilim, bunu çok iyi biliyorum, ama duygusal bir sağırlığım var
sanki. Muhatabımın duygusu bana ulaşmıyor, bu nedenle rafine edip
yansıtamıyorum özetle. “Nasıl” davranmam gerektiğini akıl ettiğim için “öyle”
davranıyorum o kadar. Ex-Hatun’la “yapamadığım için” ayrıldığımı söylerken de,
galiba yapamadığım buydu. Bir noktadan sonra yapamamaya başladım, aciz kaldım
ve bu dayanılmaz bir hal alınca kaçmaktan başka yol kalmamıştı önümde.
Bu karanlık düşünceler içerisinde İstanbul’a ayak basınca,
şehrime dönmüş olmanın bana vermesini umduğum mutluluğu da yaşayamadım haliyle.
Biri haricinde hiçbir dostuma haber vermedim, görüşmedim orada olduğum
müddetçe. Erzurum’a, evime dönmek ise bana öyle sinir bozucu bir keyif verdi
ki, o konuya değinmek bile istemiyorum. Evim, Şehrimde değil. Bu da benim saçma
salak trajedim olsun.
