25 Kasım 2014 Salı

Cengiz ve Sonrası Üzerine...



Dört gün Ankara, sonrasında dört gün İstanbul derken Pazar gecesi döndüm Erzurum’a. Ankara’ya katılmayı hiç istemediğim bir çalıştaya ayaklarımı sürüyerek gitmiştim; nefret ettiğim protokol havasından ne kadar uzak durmaya gayret etsem de kaçınmak bazen mümkün olamıyor. Kelimelik ya da candy crush oynayarak ancak katlanılabilir hale gelen sıkıcı toplantıları bir kenara koyarsam, bu gibi organizasyonların kendi adıma tek hoş tarafı uzun zamandır görmediğim insanlarla tekrar bir araya zemini yaratması diyebilirim. Gene öyle oldu, İzmir’den, Adana’dan, Diyarbakır’dan sevdiğim temsilciler çalıştaya katılınca her fırsatta kendiliğinden gırgır şamata ortamının oluşması neşemi yerine getirdi. Ne var ki hiç biri, hiç kimse, senelerdir görmediğim, birkaç ayda bir telefonda konuşmakla yetinmek durumunda kaldığım çok eski bir dostuma, Cengiz’e üç günlüğüne dahi olsa kavuşmanın mutluluğunu yaşatmadı bana. Toplantıların bitmesini zor bekledik, gece yarılarına kadar konuştuk, dertleştik, paylaştık. Anlattık, yorumladık, itiraz ettik, hatta tatlı tatlı tartıştık bile. Yan yana gelmediğimiz onca sene boyunca değişik bir yönde geliştirmiş kendisini, hayran kaldım dersem abartıyor sayılmam- tümüyle imrendirici bir birikime sahip olmuş: İlgisiz alakasız bir konu başlığını konuşurken ansızın Kuran’ı, İncil’i, hatta Ahd-i Atik’i ezberlemişçesine (benden bile iyi bir şekilde) cümle cümle alıntı yapabiliyor, üstelik bu alıntıları çapraz şekilde eşleştirebilmekte. O’na kıyasla felsefî eserleri daha fazla okumuş ve bunun yanı sıra materyalist tarih anlayışına yatkın biri olarak ileri sürdüğüm argümanlarla destekli her gece saatlerce gevezelik ettik, öyle ki vakit ilerlediğinde uykusu gelen diğerinin sitemime maruz kaldı her defasında. Son derece değişik, bunun yanısıra çok özel biri Cengiz. Bu blogta ondan iki kere bahsetmiştim; biri yıllar evvel aramızda geçen şu diyaloğa dair yazdıklarım, diğeri de o vakitler bloğumu takip ettiğinden bir konu hakkındaki tartışmamızda kendisine yönelik alıntıladığım bu iktibas. Tam bir “iyi insan”, fazlasıyla iyi, mükemmel denilebilecek kadar. Kalbi temiz, kendisine kötülük yapanlara karşı kin tutmayan, hırslardan arınmış, iç huzura sahip biri. Üstelik sıkıcı da değil. Konuşmayı sever, Susan Sontag’ın kendisini anlatırken ifade ettiği “yaratıcı diyaloglar şeklindeki sohbetlere bağımlıyım” sözlerine uyum gösterir bir tarzda, konuşarak düşünüyor sanki. Boş da konuşmuyor. Kendi adıma öyle olmadığımı biliyorum, yazarak düşünenlerdenim ben, üstelik ruh dünyası arızalanınca daha iyi düşünebilen tiplerden. 

Cengiz’e bunca zaman sonra birkaç günlüğüne de olsa kavuşmanın mutluluğunu anlatıyorum, bununla birlikte O’nun bana kavuşmuş olmaktan ötürü gösterdiği coşku ve heyecanın çok azını hissettiğimin de farkına vardım bu beraberlikte. (Neredeyse on dakikada bir öpecekti adam beni.) Bu yanıltıcı bir yaklaşım da olabilir belki, ama abartılı jestler, ifadeler (riyakârlıktan ve sahte gösterilerden söz etmiyorum tabi) güçlü duyguların dışavurumu olabilir ancak. Ankara’dan İstanbul’a geçerken yol boyunca aklımda bu vardı hep: Duygularını pek fazla dışa vurmayan biri olduğumu çok duydum bu yaşıma dek; fakat aslına bakılırsa o kadar “duygulu” bir insan da değilim sanırım. Karşımdaki insanın mutluluğuna, hüznüne, kızgınlığına, acısına –o kişiyi sevip sevmemekle ilgisi yok bu durumun- ortak olamıyorum. Bunu istemediğimden değil de, yapamadığımdan, sanki (hatta) yapmak istemediğimden, içimden de gelmediğinden. Ürkütücü bir şeyden bahsediyorum değil mi? Nasıl davranmam gerektiğini aklım söylüyor. Cool olmaktan ziyade kasvet doğuran bir duygu yoksunluğu denilebilir bu duruma. Gene lafı Baudrillard’a ve O’nun simulasyon teorisine getirecek gibiyim ama hayır, dört değerli okuyucuma bu ıstırabı yaşatmaya niyetim yok. Sadece insanların benimle duygusal paylaşımlarına verdiğim karşılığın Truman Burbank’ın yalan dünyasını çevreleyen soğuk duvarları keşfettiğinde duyumsadığı tekinsiz bir yabancılıktan farkı olmadığını idrak ettim İstanbul yolunda. Bunu fark etmek hoş değil, gerçekten. Vicdansız biri değilim, bunu çok iyi biliyorum, ama duygusal bir sağırlığım var sanki. Muhatabımın duygusu bana ulaşmıyor, bu nedenle rafine edip yansıtamıyorum özetle. “Nasıl” davranmam gerektiğini akıl ettiğim için “öyle” davranıyorum o kadar. Ex-Hatun’la “yapamadığım için” ayrıldığımı söylerken de, galiba yapamadığım buydu. Bir noktadan sonra yapamamaya başladım, aciz kaldım ve bu dayanılmaz bir hal alınca kaçmaktan başka yol kalmamıştı önümde.  

Bu karanlık düşünceler içerisinde İstanbul’a ayak basınca, şehrime dönmüş olmanın bana vermesini umduğum mutluluğu da yaşayamadım haliyle. Biri haricinde hiçbir dostuma haber vermedim, görüşmedim orada olduğum müddetçe. Erzurum’a, evime dönmek ise bana öyle sinir bozucu bir keyif verdi ki, o konuya değinmek bile istemiyorum. Evim, Şehrimde değil. Bu da benim saçma salak trajedim olsun.   

12 Kasım 2014 Çarşamba

Neler Olup Bittiği Üzerine...



Bir hafta İstanbul’da nefes aldıktan sonra bu şehre geri dönmek değişik bir duygu: Evim burada, yatağım burada, klozetim burada… İstanbul’da tedirgin ve çaresiz bir şekilde annemlerin evini mesken tutmuştum; ilk birkaç gün hariç baba-oğul- ruhu’l küds olarak gayet temkinli davranıp herhangi bir kavgayı tetiklememek için had safhada dikkatli yaşadık, öyle ki havaalanına gitmek üzere yanlarından ayrılırken ikisinin de gözleri dolu dolu olmuştu: Kötü hissettim o an, onları böyle hüzünlü göreceğime suratlarını öfkeden mosmor olmuş hale getirmeyi tercih ederim, bu açıdan Aralık ayında İstanbul’a döndüğümde takip edeceğim stratejiyi şimdiden belirlemeliyim sanırım. Bana kızsınlar, ama benden dolayı üzülmesinler. (Ailesine kıyamayan arıza Virgilius Portresi)


Ex-Hatun’un yeni bir aşka yelken açtığını öğrendim bu gidişimde. Huzursuz bir psikolojiye büründüm  bunu duyduğumda. Aklım ve kalbim O’nun benimle yakalayamadığı mutluluğu bir başkasıyla yaşamasını heyecan dolu bir ümitle, hatta şükürle karşılarken, ruhum isyanda: O’nu yeni sevgilisiyle aynı karede –istem dışı- hayal ettiğimde gözümün önüne yatak odasında yaşanan mahremiyete dair sahneler değil, ex-Hatun’un bir zamanlar bana baktığında içinden sevgi çağlayan gözlerinin artık bir başkasına yönelerek parlayacağı geliyor… Sonuçta ‘O’nu artık sev(e)mediğim’ için değil, ‘O’nunla artık yapamadığım’ için ayrılmak zorunda kaldığımız bir sır sayılmaz, öyleyse yolu açık olsun demekten başka ne gelir elimden? Hiçbir şey. Post hoc ergo propter hoc.  Ama işte, derinlerdeki o damar, dermansızca sızlayıp viyaklamakta.  ‘İstem dışı’ hayal dediğim şey de, kırmızı bisiklet düşünmemesi istenen birinin aklına derhal kırmızı bisiklet gelmesi gibi bir durum. Bırak gitsin, bırak sevsin. Mutlu olsun. (Yorumsuz Virgilius portresi)

Fark edildiği gibi (alışılmış dozun üzerinde) özel ve kişisel konulara değinmeye başlayınca, okuyucuların sayısını da kısıtlamak, kimliklerini belirlemek zorunluluk halini aldı: Sevildiğinizi bilin. Bundan sonra böyle, canımı sıkacak bir yorum yazan olursa gözünün yaşına bakmam! (Rahmeti sınırlı, gazabı ilanihâye huysuz Virgilius portresi)

Çok kötü şeyler oldu, daha kötüsü de olacak. Hazırlıklı olduğumu söylersem yalan olur, ama şundan adım gibi eminim: Sonu mutlaka gelecek, ebediyyen böyle sürmeyecek. Sistem başından yanlıştı, zihinlerin köleleştirilmesi üzerine planlanmış bir safsatadan ibaretti her şey. Kemalistlerin halkı zorladığı, Batı’nın biçimsel olarak taklid edilmesi, böylece kalabalıkların köylü kabalıktan sıyrılıp ince ve latif olacaklarına dair ütopik bir saçmalıktı. Solcu aydınlar burunlarından kıl aldırmayarak tepeden inme bir şekilde insanlara zorla bilinç aşılamaya kalktılar, karşılık göremeyince de bilinç derdi olmayan basit insanları aşağıladılar. Son olarak dindarlar asırlardır toplumun katmanlarını belirleyen kast sistemini son otuz yılda eğitimle parçaladılar, ama eğitimsiz sıradan insanlara yozlaşmayı mubah gösterip hem kendilerine ihanet ettiler, hem de inandıkları değerleri manipüle ederek İslamcılık noktasına vardılar. Daha öncekiler halkı bir oyun hamuru kıvamındaki köle güruhu, kendilerini de muktedir toplum mühendisi zannetmişlerdi. Şimdi de aynı durum söz konusu… Ortak yanları ise bariz:  Kimse bu basit halkı özgürleştirmeye çalışmadı. Kimi zaman sopayla, kimi zaman sözle dövüp durdular yola getirmek, aptallaştırıp düşünemez hale getirmek için. Bir sonraki safhada ne olur kimse bilemez, ama bu böyle sürmeyecek, orası kesin: Nasıl ABD ilk bütçe açığını (baba) George Bush zamanında, yani Sovyetler Birliği dağılıp da dünyanın tek kutuplu hâkim süper gücü olduğu dönemde verdiyse, nasıl Osmanlı İmparatorluğunda ilk enflasyon (altın paralara bakır karıştırılıp değerinin düşürülmesi) Kanuni zamanında yaşandıysa, nasıl fiziğin temel balistik kuralı olarak ilk hızı ve kütlesi ne kadar yüksek olursa olsun atılan her cismin hareketinde bir V=0 anı varsa, nasıl ben ve sen 20 sene evvel ateş parçasıyken her geçen yıl dökülmeye başladıysak, her şeyin bir başlangıcı ve sonu varsa, bu da bitecek. Ümidimi kaybetmiyorum. Ümidimi kaybedersem Tanrı’ya inancımı da yitirmiş olurum. Kierkegaard’ın asla anlayamadığı, anlamak için deli gibi kafa yorduğu ama bir türlü işin içinden çıkamadığı bir duygudur imandan kaynaklanan ümit. İbrahim Peygamber’i irdeler durur ve nasıl olup da her şeye rağmen inançlı kalabildiğine akıl sır erdiremez. (Kitap hala açılmamış kolilerden birinde, çok isterdim ama alıntı yapamam şimdi.) Hastalıktan sefil olan Eyüp de ümidini kaybetmemiştir, balığın midesinde paketlenmiş bir şekilde oturan Yunus peygamber de. Çekeceğiz, ama biteceğini de unutmayacağız. Acı yok. Acı verdiğini bilmek zalimin zevkini arttırır, bunu ondan esirgemek bizim boynumuzun borcu olsun. Sona erene kadar acı çektiğimizi göstermeyeceğiz. Acı yok.  

Yunus deyince aklıma geldi… Yunus peygamberi yutan balığın İspermeçet Balinası olduğu öngörülür, çünkü bu balina –diğer adı Kaşalot, devasa bir ağza sahip ve direkt olarak mideye indirebiliyor avı olan canlıları. Neyse, geçenlerde şu aşağıdaki haberi gördüm, sözde okumuş kesime hitap eden bir gazetenin sitesinde.







Hastalıklarla geçmiş çocuklu boyunca evinde oturup madde madde ansiklopedi okumuş bir çatlak olarak hiç böyle bir balina duymamıştım. Araştırınca farkettim, meğer Türkçe bilmeyen bir geri zekalının okuduğu İngilizce metinden çevirdiği “sperm whale” imiş mesele.


Çevirmenlerin bize çektirdikleri çile ve ıstırap ümitsizliğe düşmemiz için yeter sebep, orası ayrı. 






Ne onlarla oluyor, ne de onlarsız...