29 Ocak 2007 Pazartesi

O gün Arjuna, Krişna'nın kız kardeşi Subhadra'ya rastladı. İlk bakışta birbirlerine aşık olacaklar belli oldu. Subhadra kardeşinin alaycı bakışları önünde Arjuna'ya bir yüzük verdi. Hemen baştan çıkan Arjuna, kendisini bir kaç gün daha yanında alıkoymasını Krişna'dan rica etti.
O anda Krişna gülümsemesini kesti.
"Kardeşin tam yaşamını anladığı sırada onu bırakıp gidecek misin? Ara sıra beni korkutuyorsun. Ailen, dostların, bütün yeryüzü her an sana gereksinim duyabilirler."
"Evet, haklısın" dedi Arjuna. "Karanlıkta büyüyüp gelişen düşmanlarımız var. Onları unutamam. Ama bir kadının durmadan gülümsemesi nasıl görmezden gelinir?"
Krişna bu soruyu paylaşıyordu. Bir kadının gülümsemesi nasıl görmezlikten gelinir? Krişna'nın yanıtı yoktu.
Arjuna ekledi:
"Savaş belirsiz bir fırtına gibi bizi korkutur ve bir türlü patlak vermezse, bütün yaşamımı bu fırtınayı koparmak ve yararsız, hayal kırıcı bir sonla ölmek için mi harcayacağım?"
"Arjuna, kesinlikle şunu söylüyorum sana: Barış ve savaş arasında bir seçimin olmayacak."
"Neyi seçeceğim?"
"Savaşı ya da bir başka savaşı."
Krişna, derin, kuytu ve can alıcı bir bölgeye dokunuyormuş gibi, kendisini dinleyenleri her zaman şaşırtan cümlelerden birini söylüyordu.
"Bu başka savaş nerede olacak?" diye sordu Arjuna. "Savaş alanında mı? Yoksa kalbimin derinliklerinde mi?"
"Bunlar arasında bir fark görmüyorum."
Arjuna başını salladı ve bir daha soru sormadı.

(Mahabharata'dan)

24 Ocak 2007 Çarşamba

Köprüden Önce Son Çıkış...

Keyifli olduğum vakitlerde asosyal sevimliliği ve agresif-neşeli moodu şirin bir tavırmış gibi düşünüp bunca yıldır hayatımı bu şekilde yaşamış birisi olarak, dün gece saat 01,30am de karar verdim: Normal bir adam olmaya çalışmalıyım...
Hal ve hareketlerime karşı insanların tahammüllerini rica etmek/ummak yerine işi bu noktaya getirmemek daha akıllıca... {[(-*galiba*-)]}

Beceremeyecek olursam, diğer bir değişle mezkur yengeç bu yaştan sonra bale yapmayı öğrenemeyecekse, mağaramdan bir daha asla dışarı çıkmamaya dair yemin edeceğimin kararı bu...

O takdirde kapısına duvar örüp, önüne çatal dilli bir bekçi koyacağım.

Gerçek şu ki, çok ciddi bir hüküm olacak bu, kendi adıma...

Alea Jacta Est...

Kişisel Kaliyugam bir Avatar müdahalesiyle nura gark olacak mı, yoksa beklenen Mesih, Godot misali gelmeyip cart diye Ahirzaman'nın sona ermesini ve kıyametin bana erişmesini mi bekleyeceğim, yani to be or not to be sorunu burada söz konusu olan...

22 Ocak 2007 Pazartesi

Parça Pincik...

"İster bir heyet, isterse tek bir kişi olsun, bir devletin egemen gücü toplum yasalarına tabi değildir. Çünkü yasa koyma ve kaldırma kudretine sahip olduğundan, ne zaman isterse, onu rahatsız eden yasaları kaldırıp yenilerini koyarak kendini bu tabiyetten kurtarabilir; yani egemen güç aslında o yasalar varken de özgürdü. İstediği zaman özgür olan bir kişi, özgür demektir. Kişinin kendi kendine bağımlı olması da mantıklı değildir, çünkü bağlayabilen bir kişi, aynı zamanda salıverebilir demektir. Dolayısıyla, sadece kendine bağımlı bir kişi aslında [kimseye] bağımlı değildir."
Thomas Hobbes, Leviathan'dan...


Suyütî, kendi eserinde melik, sultan ve halife terimlerini açıklarken, Mısırlı sultanların istisnai hakları ile ilgili Zahirî'nin teorisi ile kendisinin Mısır'ın halifelerin ülkesi olarak ayrıcalıklı olduğuna dair görüşüne aykırı beyanlarda da bulunmuştur. [Reference: Suyütî, Husnu'l Mudahara, II, 91 vs.] Bunlardan birine göre, I. Ömer kendisinin melik* mi, yoksa halife mi olduğu konusunda şüpheye düşmüştür. Bunun üzerine insanlar aşağıdaki açıklamalarda bulunmuşlardır: "Halife, ancak hakkını düşeni alır ve hakkına düşeni harcar. Hükümdar ise insanlara baskı uygulayan, birinden alıp diğerlerine veren kimsedir." Buna göre halife, yeryüzünde Allah'ın idaresini yerine getiren hükümdar iken, melik, dünyevi bir hükümdar anlamına geliyordu.
Vasilij Vladimirovic Barthold, "İslamda İktidarın Serüveni, Halife ve Sultan'dan.


"Ne yani!Özgürlük ancak köleliğin desteğiyle mi korunabiliyor? Belki. İki aşırı uç birleşiyor. Doğada yeri olmayan şeyin sakıncaları vardır. Öyle ters, olumsuz durumlar vardır ki, insan, özgürlüğünü ancak başkalarınınki pahasına elinde tutabilir; yurttaşın tam anlamıyla özgür olabilmesi, kölenin alabildiğine köle olmasına bağlıdır. Örneğin sparta'da durum böyleydi. Siz çağdaş halklar! Sizin köleleriniz yok, ama asıl köle olan sizsinizİ kölelerinizin özgürlüğünü siz kendi özgürlüğünüzle ödüyorsunuz; birini ötekine üstün tutmakla istediğiniz kadar övünün, bence bu insancıllık değil, korkaklıktır daha çok.(...) Ne olursa olsun, bir ulus kendine temsilciler seçer seçmez, özgürlüğünü de, varlığına da yitirmiş olur"
Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi'nden


"L’etat, c’est moi" (Ben devletim.)
Louis XIV'in sözü.



* (MLK kökünden gelen bu kelime daha evvel de bu blogda geçmişti)

copy-paste

The Observer'in 21 Ocak 2007 tarihli başyazısını kopyalıyorum aşağıya... Bir evvelki blogun devamı şeklinde okunması rica olunur.



Hrant Dink, a Turkish-Armenian journalist, was last week gunned down outside the offices of the newspaper he edited. His offence was to write about the deaths of millions of Armenians forcibly displaced during the last days of the Ottoman Empire, and treat it for what it was - a crime. To call it a genocide is not unreasonable, but it is illegal in Turkey. It constitutes an 'insult' to the nation, a crime for which Dink was convicted in 2005 and for which many other Turkish writers and journalists have been jailed.
Thousands of Turks have rallied to express their horror at the killing. Prime Minister Recep Tayyip Erdogan rightly described it as a 'bullet fired at democracy'. But Turkey is a strange kind of democracy, where secularism comes attached to militant nationalism and a personality cult around Mustafa Kemal Ataturk, the post-Ottoman founder of the country. To demean him is also a crime.
The brittleness of this system, and the injustice it engenders, are key reasons why the European Union is cautious in negotiations over Turkey's bid to join the club. EU membership is conditional on, among other things, progress in respecting basic human rights.
The Turkish state is, of course, not responsible for Mr Dink's death. But official reluctance to allow open discussion of inglorious episodes in the country's past creates a climate in which journalists are easily branded traitors. That must change, not just for the sake of Turkey's EU membership, but out of respect for the majority of Turks, who were outraged by Mr Dink's killing and who deserve a freer democracy.

20 Ocak 2007 Cumartesi

Asabım bozuk. Ağzım da...

Bu ülkeden nefret ediyorum.

Türkiye, şablonlaşmış görüşlerin aksine sahip insanların düşüncelerini, fikirlerini, mefkurelerini, şiddete başvurmasalar dahi ifade etmelerinin yasak olduğu, kelimelerin gücünden ürküp daima en sert ve acımasızından tepki göstermeye hazır insanlarla tıka basa dolu bir memleket...
Şarkıda geçen "You walk this earth without a heart/ Your uniform couldn't be taken off" sözleri misali, herkesin tek tip olmasının zorunluluğu dayatılmış halde, farklılıklara bırakın hoşgörüyü, tahammül bile gösterilmeyen, kavgacı, asabi, kan dökmeye varabilecek ölçüde merhametsiz olmayı kendine hak olarak gören ademoğullarının yaşam sürdüğü zihinsel/entellektüel anlamda geri kalmış/geri bırakılmış bir marjinaller sürüsü...
"Önce asalım, adalet sonra" anlayışına sıkı sıkıya sarılan bu infazcı zihniyet, "ya benimlesin, ya da düşmanımsın" ilkelliğine bürünüp temel beşeri vasıflardan uzak davranmayı marifetmiş gibi gören ve bununla iftihar eden az gelişmiş zekalıların vatanı.
Eric Hoffer; Kesin İnançlılar'da "Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının veya inandığı kutsal amacın mükemmeliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir" der.
Milliyetçilik zaten başlı başına bir rezillik. Hangi milletin üstün, hangisinin vasat olduğuna kim karar verebilir? Bunun kriteri nedir? Tarih mi? Kuran'da tarih "esâtir-i evvelîn", yani eskilerin masalları olarak geçer, azıcık tarih felsefesi ve metodolojisi okumuş, birazcık Historicism -Tarihselcilik- koklamış biri zaten bunu hemen farkedecektir. Hâl-i hazır durum mu norm olarak alınacak? Kim nasıl bunu objektif olarak yapabilir ki? Peygamber arap milliyetçiliğinin had safhada olduğu bir dönemde "Arap'ın Acem'e, [Arap olmaya demek] Acem'in de Arap'a üstünlüğü yoktur" diye kat'i bir beyanda bulunmuş. Çünkü milliyetçilik denilen halt, "beşerî bir dindir", yani bir başka yazımdan alıntıyacak olursam*: "Uğrunda ölünecek, bir insan olarak kişinin arzulayacağı tüm dünyevi güzellikleri ve nimetleri tabi olduğu, aidiyet hissettiği inancı veya düşüncesi, kısaca “dava”sı uğruna feda edebilecek insanlar tarih boyunca var olsa da, birkaç eski istisna haricinde iman edilen tüm bu olguların “beşerin mamülu” olmasına milad Hümanizm ve rasyonalizm kardeşlerdir. O zamana kadar insanlar sadece İlah veya ilahi olan için hayatlarını mahvetmeyi göze alırken, her şeyden sorgusuz vazgeçerken, sonrasında birilerinin icat ettiği düşünceler, akımlar pahasına bu yapılmaya başlandı." Burada vurgulanmak istenen, Fransız İhtilali'nin dünyanın ağzına sıçtığı gerçeğidir. Hem de ne sıçmak! Bu bok insanların ağzına öyle bir doldu ki, milliyetçilik söz konusu olduğunda John Lukacs'ın 'Yirminci Yüzyılın Ve Modern Çağın Sonu'nda söylediklerine katılmamak mümkün değil bence: "Yurtseverlik dini inanç yerine geçemez, ama milliyetçilik çoğunlukla onun yerini alır;pek çok insanın duygusal -en azından yüzelsel- ruhsal ihtiyaçlarını tatmin eder." Boşlukta yüzen sefil bir astreoidin içi kof bir gezegenin çekimine uğraması gibi, kıvrımsız beyinli ve taş kalpli insanımsılar bir aidiyet hissiyle sarılıyorlar ulusalcılığa/milliyetçiliğe... Kendilerine dışarıdan bakmaktan acizler, akılları uçup gitmiş, kanla, kafatası yapısıyla, dille ayırıyorlar insanları: "Yooo, o bizden değil" Ah be adam, sen tam ve kamil bir insan bile değilsin ki! Ve yetmezmiş gibi bir de bu ayrımcılığı "vatan adına, ülke için" yapmakla övünürler, düşman bellediklerine de tavır alır, ardından yok etmeye çalışırlar...
Savaşın kiminle?
Amacın ne?
Pascal haykırıyor size:
İnsanoğlu büyük adam olmayı şiddetle arzular, fakat bir gün anlar ki sadece bir küçük adamdır; mutlu olmak için heveslerle doludur fakat bir gün anlar ki sadece mutsuzdur, mükemmel olmak için ihtirasla yanar fakat bir gün anlar ki sadece kusurlarla doludur; insanlar tarafından sevilen ve sayılan bir kimse olmak için her zaman ümitle yaşar fakat bir gün anlar ki kusurlarından dolayı sadece insanların hoşgörüsüne layık görülmektedir...
İşte, dışına çıkmaya imkân bulamadığı bu utanç duygusu o insanda kuvvetli bir adaletsizlik ve yıkma ihtirası yaratır, çünkü bu durumda o kendisini kusurlarından dolayı mahkûm eden ve bunun kabahatini kendisine yükleyen gerçeğe karşı bitmez tükenmez bir nefrete bürünmüştür.(Düşünceler’den)


Bunca salağın yaşadığı bu topraklarda hayatımı sürdürmek zorunda olmaktan nefret ediyorum. Şarlatan milliyetçilerden, yüzeysel vatanseverlerden, iki yüzlü ulusalcılardan midem bulanıyor.

Beni bu hale getiren, sizin içinize yer etmiş nefretiniz... Öyle nefret dolu varlıklarsınız ki, nefret edilesi hale gelmişsiniz. Düşmanlık besliyor sizi, yakıp yıkma, yok etme azusuyla dolmuş zihinleriniz...

Alın size Tevfik Fikret:
Hala tarafiyyet, hasebiyyet, nesebiyyet;
Hala: ‘Bu senindir, bu benim!’ kısmeti câri;
Hala gazap altında hakikatle hamiyyet...
Hep dünkü terennüm, sayıdan, saygıdan âri;
Son nağmesi yalnız: Yaşasın sevgili millet!

Millet yaşamaz, hakka tahassürle solurken
Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;
Millet yaşamaz, meclisi müstahkâr olurken
İğfal ile, tehdit ile titrer ve sinerse;
Millet yaşamaz, mâşer-i millet boğulurken!


Gurur duyun şimdi, size ve (fiili livata uygulanası) dünya görüşünüze ölüsünün dirisinden daha çok zarar verecek adamın canını aldığınız için...

18 Ocak 2007 Perşembe

çok fazla kadın var...
"Eğer kadın bütün yıl boyunca şeytansa,
Şeytan da yılda bir gün kadın olur"
demiş Calderon...


Hesiod'a atıfta bulunarak, 1/365, 364/365'ten büyük diyesim geliyor...

16 Ocak 2007 Salı


Everyone falls...
...
Tıpkı bir esrarkeşin, bir ayyaşın, koyu bir tiryakinin sağlam bir insan sayılamayacağı gibi, zevki için bir sürü kadın tanımış, şehvetini bir sürü kadında gidermiş erkek de sağlam bir insan sayılmaz. Çapkının biridir o artık. Gene tıpkı bu alışkanlıklara tutulmuş kişiler nasıl yüzlerine bakılınca belli olursa, çapkınlar da öyledir. Ne denli kendini tutmaya çalışsa, duygularını gizlemeye çalışsa, artık o temiz, yalın, duru ruh durumuna ulaşamaz. Bir kadınla kardeşçesine konuşup davranamaz. Genç kadına bakışından, onu seyredişinden hemen belli olur çapkınlığı.

İşte ben de böyleydim, mahvıma da bu yol açtı.
...

(Tolstoy, Kreutzer Sonatı'ndan)
Tempora mutantur et nos mutamur in illis; sic transit gloria mundi

(Değişir zaman ve değiştirir bizi ve içindeki her şeyi, ve geçip gider bu ışıklı, şanlı günleri dünyamızın)
Sadece kendimden korkuyorum...
...
Lotte, kız arkadaşlarını birer birer gözünün önünden geçirdi. Ama hepsinde ayrı bir kusur buldu. İçlerinden Werther'e layık birini göremedi.

Bütün bu düşüncelerden sonra, kendisine bile asla itiraf edemeyeceği gizli bir arzuyu gönlünün derinliklerinde sezdi:Werther'i kendisinden başka kimseye vermemek... Fakat içinden yükselen sert bir ses bunun olamayacağını, olmaması gerektiğini söylüyordu. O her zaman temiz ve neşeli olan ruhuna, derin bir sızının ağırlığı çöktü. Kendisi için aslında hiç bir mutluluk ümidi olmadığını düşündü. Kalbini sıkıntı bastı, gönlü daraldı.
...

(Goethe, Genç Werther'in Acıları'ndan)

13 Ocak 2007 Cumartesi

Bu kadar Eliade Kâfi...

...
Eğer Zaman da, Mâyâ olarak tanrısallığın bir dışavurumuysa, Zaman içinde yaşamak bizzatihi "kötü bir eylem" değildir; "kötü eylem", zamanın dışında hiç bir şey olmadığına inanmaktır. Zaman bizi zamanın içinde yaşadığımız için değil de, zamanın gerçekliğine inandığımız ve buradan hareketle, Ebediyeti unuttuğumuz veya hiçe saydığımız için tüketmektedir.
...
(Mircea Eliade, İmge Simge'den)


Ve bir çağrışım:

Zaman beni sürükleyen bir nehir, ama nehir benim;
Beni parçalayan bir kaplan, ama kaplan benim;
Beni tüketen bir ateş, ama ateş benim.
Evren, ne yazık ki, gerçek;
Ben, ne yazık ki Borges'im.

Yıllar boyu, insanoğlu bir boşluğu imgelerle, illerle, krallıklarla, dağlarla, körfezlerle, gemilerle, adalarla, balıklarla, odalarla, aletlerle, yıldızlarla, atlarlar, insanlarla doldurur. Ölümünden az önce, usanmaz çizgi labirentinin kendi yüzünün imgesini oluşturduğunu anlar.
(Jorge Luis Borges, Kum Kitabı'ndan)

12 Ocak 2007 Cuma

Bhagavad-Gita'yı Daha İyi Anlamak İçin...


Mircea Eliade’nin “İmgeler Simgeler” kitabına daha evvel de değinmiştim *… Bu büyük dinler tarihçisi/tarih filozofunun aynı kitapta ele aldığı “Hint Zaman ve Ebedilik Simgecilikleri” konusunu açıklarken, anlattığı bir efsaneyi buraya yazmadan duramadım, uzunca, tuhaf bir şey, ama öncesinde aynı bölümden kısacık bir alıntı okuyacaksınız. Köşeli parantezler bana ait:



Bugün üzerinde anlaşmaya varılacağı gibi, bir efsane in principio, yani “başlangıçlar”da, başat ve zaman dışı bir anda, kutsal bir zaman aralığında meydana gelmiş olayları anlatmaktadır. Bu efsanevi ve kutsal zaman, dindışı [profan] zamandan, sürekli ve geri döndürülmesi mümkün olmayan ve kutsallıktan arındırılmış gündelik var oluşumuzun içinde yer alan süreden, niteliksel olarak farklıdır. Bir efsane anlatılırken sözü edilen olayların içinde gerçekleştirdikleri kutsal zaman bir bakıma yeniden güncellenmektedir.



İndra, Ejderha Vrtra’ya [Vrtra’nın Tiamat’a benzerliği ve O’nun da Marduk tarafından mağlup edilmesi benzerliği dikkat çekicidir.] karşı kazandığı zaferden sonra, tanrıların konutunu yeniden yapmaya ve güzelleştirmeye karar vermiştir. Tanrısal zanaatkâr Viçvakarman bir yıl süren bu çalışmadan sonra muhteşem bir saray inşa etmeyi başarmıştır. Fakat İndra memnun kalmış gibi görünmemektedir; inşaatı daha da büyütmek, onu daha ihtişamlı ve dünyada bir benzeri olmayan bir hale getirmek istemektedir. Sarf ettiği çabadan ötürü tükenen Viçvakarman yaratıcı tanrı Brahma’ya yakarmıştır. O da ona [Viçvakarman'a] yardım etmeye söz vermiş ve kendisinin de basit bir aleti olduğu Yüce Varlık Visnu’ya başvurmuştur. Visnu, İndra’yı gerçeğe döndürme işini üstlenmiştir.
Günlerden bir gün hırpani bir erkek çocuk İndra’yı sarayında ziyaret etmiştir- ki bu bizzat Visnu’dur, bu kıyafete Tanrıların Kralını küçük düşürmek için bürünmüştür. Kimliğini hemen açıklamamış ve O’na “çocuğum” diye hitap ederek, sayılamayacak kadar çok evrende o ana kadar gelmiş olan sayılamayacak kadar çok İndra’dan söz etmeye başlamıştır. Ona bir Indra’nın hayatı ve krallığının 71 eon'dan (bir devre, [yani] bir mahayuga, 12.000 tanrısal yıldan, yani 4.200.000 insani yıldan meydana gelir) oluştuğunu hatırlatır, Brahma’nın [da] bir gece ile bir gündüzü 28 İndra’nın var oluş sürelerine eşittir. Fakat Brahma’nın bu şekilde, Brahma gecesi ve gündüzü cinsinden ölçülen varlığı da yalnızca 108 yıldır. Bir Brahma’yı bir başka Brahma izler; biri yatar, diğeri kalkar, onları saymak mümkün değildir. Bu Brahmaların sayısının sınırı yoktur- İndralar ise hiçbir şey söylemiyoruz. [o kadar gereksiz ve ıvır zıvır yani]

[Çocuk kılığındaki Visnu devam eder konuşmaya:] “Fakat her biri kendi Brahmaları ve İndraları olan evrenlerin sayısını kim tahmin edebilir?Düşünülebilecek en uzak noktanın ötesinde, tüm uzayın ötesinde evrenler sonsuz şekilde doğmakta ve yok olmaktadırlar. Bu evrenler tıpkı hafif gemiler gibi, Visnu’nun bedenini oluşturan saf ve dipsiz suyun üzerinde yüzmektedirler. Bu bedenin her bir küçük deliğinden her bir an için bir evren çıkmakta ve patlamaktadır. Bunları sayabileceğini mi sanıyorsun? Bütün bu evrenlerin Tanrılarını sayabileceğine inanıyor musun?- şu andaki ve geçmiş evrenleri?”

Oğlanın söylevi sırasında sarayın büyük salonunda bir karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf haline gelen karınca kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktadır. Oğlan onları fark edince önce şaşırır, sonra da gülmeye başlar. İndra “neden gülüyorsun?” diye sorunca “karıncaları uzun bir alay halinde resmi geçit yaparken gördüm ey İndra. Bunlardan her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden Tanrılar Kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi bir çok beden değiştirdikten sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordu eski bir İndralar ordusudur” diye cevap verir.

[Ardından İndra’nın aklı başına gelir ve Viçvakarman’ı çağırıp ödüllendirir, adam gibi bir tanrı olur, etc.]


Bu efsanenin niyeti şeffaftır. Visnu’nun bedeninden çıkan ve kaybolan sayılamayacak kadar çok Evrenin baş döndürücü bir şekilde hatırlatılması, İndra’yı uyandırmaya tek başına yetmiştir; yani onun Tanrılar Kralı durumunun sınırlı ve katı bir şekilde şartlanmış ufkunu aşmaya zorlamak için yeterli olmuştur. Hatta buna “tarihsel konumunu” aşması da diyerek ekleme yapma eğilimi de bulunmaktadır, çünkü İndra ancak belli bir tarihsel anda, muazzam kozmik dramın belli bir aşamasında, tanrıların büyük savaşçı önderi olarak bulunmaktadır. İndra bizzat Visnu’nun ağzından gerçek bir tarih dinlemektedir, dünyaların ebedi yaratılışı ve yok edilişi tarihi, bunun yanında onun kendi tarihi. Vrtra üzerinde olanıyla zirvesine ulaşan sayılamayacak kadar çok kahramanlık macerası, aslında “sahte tarihler” olmuşa benzemektedir, yani bunlar “aşkın” [transandantalist] anlamı olmayan olaylardır. Gerçek Tarih” ona, Büyük Zamanı, her varlığın ve her kozmik olayın hakiki kaynağı olan efsanevi zamanı ifşa etmektedir. İşte bu nedenden ötürü, tarihsel olarak “şartlandırılmış konumunu” aşabilir ve dindışı zaman tarafından, yani onun kendi “tarihi” tarafından yaratılmış yanılsamalı örtüyü yırtabilir ve böylece İndra gurur ve cehalet hastalıklarından iyileşebilir, Hristiyan terimleriyle söylenmesi halinde, “kurtulmuş”tur. Ve efsanenin bu selamete kavuşturucu işlevi yalnızca İndra için değil, aynı zamanda onun macerasını dinleyen tüm insanlar için çalışmaktadır. Dindışı zamanı aşkınlaştırmak, efsanevi Büyük Zamanı yeniden bulmak yüce gerçeğin ifşa edilişine eşdeğerli olmaktadır. Bu; ancak efsaneler ve simgeler aracılığıyla yaklaşılabilen sıkı sıkıya metafizik bir gerçektir.

...


Mağrur olma İndra, senden büyük Brahma var...

7 Ocak 2007 Pazar

Eğlenelim, Öğrenelim...


Soldier of misfortune,
Hunting with bated breath.

It's time for Absolute Darkness...













Biri Brueghel'in "Big Fishes Eat Little Fishes" tablosu, diğeri ise Garner Amca'nın bir fotoğrafı....

Hesiod fısıldıyor kulağımıza, "yarım bütünden fazladır."

Cennetin dibine Git Domuzcuk...

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan istemiyorum

Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün

Dağıtır gecelerim sarışınlığını

Uykularımı uyusan nasıl korkarsın

Hiçbir dakikamı yaşayamazsın

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Benim için kirletme aydınlığını

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim



Islığımı denesen hemen düşürürsün

Gözlerim hızlandırır tenhalığını

Yanlış şehirlere götürür trenlerim

Ya ölmek ustalığını kazanırsın

Ya korku biriktirmek yetisini

Acılarım iyice bol gelir sana

Sevincim bir türlü tutmaz sevincini

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ümitsizliğimi olsun anlasana

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim


Sevindiğim anda sen üzülürsün

Sonbahar uğultusu duymamışsın ki

İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş

Uzak yalnızlık limanlarına

Aykırı bir yolcuyum dünya geniş

Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki

Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş

Sakin başka bir şey getirme aklına

Aysel git başımdan ben sana göre değilim

Ölümüm birden olacak seziyorum

Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim

Aysel git başımdan seni seviyorum

(Atilla İlhan)


Beavis: Huh huh hu huh... She said "set me free"
Butt-head: Huh huh huh.. Set me free Beavis... Set me free...huh huh.
Beavis: Huh huh uhu huhuhuhuhuh huh huhuhuhuuh huhuh.

4 Ocak 2007 Perşembe

Something takes a part of me
(Bir şey benden bir parça koparıyor)
Something lost and never seen
(Gâib ve muttalî olmayan bir şey)
Everytime I start to believe
(Her defasında inanmaya başlıyorum)
Something's raped and taken from me... from me
(Bende bir şey iğfal ediliyor ve alınıyor içimden)
Life's got to always be messing with me - [You wanna see the light?]
(Hayatın tek yaptığı beni altüst etmek) - [Işığı görmek ister misin?]
Can't they chill and let me be free? - [So do I]
(Duraklayıp beni rahat bırakamazlar mı?) - [Beni de]
Can't I take away all this pain? - [You wanna see the light?]
(Bu ıstırabı savuşturmak mümkün mü?) - [Işığı görmek mi istiyorsun?]
I try to every night, all in vain, in vain
(Her gece, ama boşuna hepsi, nafile)
Sometimes I cannot take this place
(Bazen burada yapamıyorum)
Sometimes it's my life I can't taste
(Bu hayat benim, ama bazen tadamıyorum)
Sometimes I cannot feel my face
(Yüzümü hissedemiyorum bazen)

Korn'un biricik güzel şarkısı "Freak On A Leash"ten bir alıntı...

3 Ocak 2007 Çarşamba
















Ne Humanus Crede, Virgilius...


Biraz Hukuk...

Anayasa Madde 20:

Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.


Türk Ceza Kanunu Md. 134 1. fıkra:

Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

Ceza Muhakemeleri Kanunu Md. 134 1. Fıkra:

Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması halinde, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar verilir.

Ceza Muhakemeleri Kanunu Md. 206 2. Fıkra:

Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:
a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.
b) Delil ile ispat edilmek istenilen olayın karara etkisi yoksa.
c) İstem, sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa.

2 Ocak 2007 Salı

Review of The Last Day...

Yılın üçüncü gününe girdik… Henüz hala yeni, 2007.

Pazar günü geride bıraktığımızın senenin son günüydü, kutlamalar ve şenlikler eşliğinde yeni yıla adım atıldı…
Yeni yıl tuhaf bir kavram: Aslında yeni olan bir şey yok, Gregoryen takvim düzenlemesine göre eski takvimler rafa kaldırılıp yenileri kullanılacak, hepsi bu. İster Hicrî, ister Rumî, isterse 12 hayvanlı Çin takvimi olsun, değişen her şey resmî bir işlemden ibaret… Kâğıt üzerinde kalan bir değişiklik bütün bunlar.
Peki ama, bu insanlar neden bunca eğlence, şenlik, geyik, abidik gubidikle meşgul oluyorlar yeni yıla girilirken?

Bulgaristan ve Romanya, 1 Ocak 2007 tarihi itibariyle Avrupa Birliği üyesi iki ülke olarak anılacaklar bundan böyle. Neredeyse Türkiye kadar fakir, [Türkiye'e kişi başına düşen milli gelir CIA Factbook'una göre 8400$, Bulgaristanda 9600$, Romanya'da 8100$] mafya ve illegaliteye Türkiye kadar boğulmuş, kaçakçılık ve suç yollarında bizim kadar yetersiz/beceriksiz bu iki ülke bugün AB üyesi… Tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyoruz, Bulgaristan ve Romanya için AB üyeliği konusunda sadece iki unsurun farklı olduğu görülebilir, bunların birinci nüfus farkı, Sofya’da yaşayan dostum Miroslav Gospodinov’un üç sene evvel dediği gibi “ülkemiz Türk mafyası tarafından yönetilse de bizi AB’ye alacaklar çünkü biz yedi milyonuz, ama sizi asla”, diğer konu da din meselesi… Bu ikisi yok sayılacak olsaydı taze üyelerin yanında Türkiyenin de yer almaması için bir neden yoktu. Ama bu yazının konusu Bulgaristan ve Romanya’nın AB üyeliği konusunda bir çekememezlik değil, aksine, hayırlı olsun. Sonuçta 1 Ocak, bu iki ülke için tarihî bir anlam taşıyor, eğlenmek, neşe ve keyif içinde yuvarlanmak en tabii haklarıdır. Keyfini çıkar Miro! Aklıma gelmişken Jordan Dalukov’a da selam söyle!

Peki ama Türkiye’de neden kutlandı yılbaşı?

31 Aralık 2006’da var olan hangi sıkıntı, 1 Ocak 2007’de ortadan kalkacak? İşsizlik, ekonomik sorunlar, kanunsuzluk, sosyal yozlaşma, irtica, terör, insan hakları ve haksızlıkları gibi en temel sorunlarından bir tanesinin dahi ortadan kalkacağından bu ülke insanlarının kaçı ümitli? Neyi kutluyor o zaman bu insanlar? Neyin eğlencesi bu?

Yılın son günü olan pazar akşamı saat 22.00 civarı Taksim meydanına gittim, daha doğrusu yolumu düşürdüm oraya… İnsanları görmek istedim… Ziya Paşa’nın “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm, Dolaştım mülk-i islâmı bütün viraneler gördüm” beyiti geldi aklıma… Değinmeye çalıştığım konu diyar-ı küfr, diyar-ı İslam değil, tam olarak diyar-ı Taksim’den bahsediyorum burada, ve oradaki insan kalabalığının virane görüntüsünden… Parkın merdivenlerine kurulmuş sahneden dev anfilerle meydana yayılan bass ağırlıklı müzikten uzak gürültü eşliğinde insanların ellerinde bira şişeleri ile naralar attığı, itin kopuğun doluştuğu, arada birkaç kızlı-erkekli çiftin serpiştirildiği, aklını peynir ekmekle yediğine emin olduğum ve çoluk çocuk ailecek arz-ı endam eden üç beş gruptan müteşekkil insan sürüsü…

Çapulcu güruhu olarak nitelediğim bu insanların akıllarına şaşarak aralarından geçip İstiklal Caddesine ulaştım zorlukla… İçlerindeki kadınlara kaç erkeğin parmak atacağını, anne ve babalarının yanında gelen çocukların kaç defa ezilme tehlikesiyle karşılaşacağını düşünmek zor olmadı… (Gene de bir gencin maganda kurşunuyla kafasından vurulacağını tahmin edememişim.) İstiklal Caddesinde de müthiş bir insan seli vardı, sokak aralarına girdim omuz darbelerine bağışıklık kazanarak… Bütün bar ve cafeler doluydu ağzına kadar, öyle ya, yılbaşı! Gene de, madem bir şekilde kutlamak istiyor bu insanlar, bari adam gibi bir yerde, dostlarıyla ve sevdikleriyle oturup içip eğlensinler dedim içimden ve daha fazla uzatmadım aşağılayıcı eleştirilerimi…

Tarlabaşına geçip taksi çevirdim, Taksimden kaçma zamanı gelmişti çoktan… Biner binmez dilim çözüldü, taksi şoförüne:

B- Ne olacak bu insanların hali?
T- Bilmiyorum abi, delirmiş hepsi.
B- Bütün serseriler doluşmuş sanki meydana.
T- öyle, ve az evvel bir çift getirdim Kasımpaşa’dan buraya, taksime gelmek istediler, ben trafik yüzünden Dolapdere’den gidelim dedim, Dolapdere’yi hiç duymamışlardı ve aralarındaki konuşmalardan anladığım kadarıyla Taksime nasıl gelinir haberleri de yoktu. Sordum, yıllardır burada oturuyorlarmış.
B- Bu insanlara özgürlüğünüz elden gidiyor, aç kalacaksınız, savaş çıkacak, ülke bölünecek vs. deseler buraya toplanmazlardı eminim.
T- Orası kesin abi, bence darbe olsun, asker adam eder bunları.
B- O da çok feci bir çözüm olur bence.
T- Özgürlük verince ne hale geliyorlar ama, şunlara bak bir abi.
B- İyi de, sen şu anda asker gelsin diyorsun ki bu özgürlüktür, asker gelince “asker gitsin” diyemezsin, yasak olur bunu söylemek.
T- Haklısın abi… Ama işte bak, bundan daha iyi olur bence. Ülke geriye gider ama daha çok yaşar. Bunlarla bu iş olmaz.
B- İkisiyle de bu iş olmaz.


Aklıma Franco’nun “İspanya’yı nasıl otuz sene diktatörlükle yönettiniz?” diye soranlara verdiği cevap geldi, “3 F ile… Futbol, Fiesta, Femme”

3F yetiyor işte...

İnsancıklar...

İnsan denilen mahluktan nefret ediyorsam bir sebebi var…